Doğum Günü

Mart 2015. Günlerden cumartesi. Ayın on dördü. Hiç unutmayız ailece bu tarihi. Büyümüş olsa da sevecenliğinden bir şey kaybetmeyen, sevimli küçük oğlumuzun on üçüncü doğum yıldönümü.

Akşam olmadan özel sipariş yaş pastayı ve mumları aldım. Henüz erken olduğu için önce dükkânıma gittim. İçeri girdiğimde oğlumdan bir yaş büyük Çırağım Ömer’in gözleri önce ellerimdekilere sonra gözüme ilişti. Parlayan gözleri elimdekilerin bir doğum günü hazırlığı için alınmış olduklarını fark edince ışıltısını kaybetti. Yine de emin olmak için, “Hocam o ne?” diye sordu.  Ömer’i çok sevdiğim için oyalanmadan cevap verdim, “Oğulcan’ın doğum günü.” Sanki hüznü katlandı. İki elini ve göğsünü el hizasından yüksek olan tezgâha dayadı, “Ben hiç doğum günü kutlamadım,” dedi. Derin bir nefes alırken o küçük bedenin kocaman tezgâhı nasıl salladığını gördüm. Duruldu. Kafasını önüne mahcup bir şekilde eğdi, “Aslında geçen yıl kutlayacaktık; ama yine olmadı.” Pasta elimde öyle kalakaldım. Bir an doğum günü pastasını nereye bırakıp yaşananları silebilsem, keşke bunlar hiç olmasaydı diye düşündüm. Derinden üzüldüm. Nasıl üzülmeyeyim? Ömer aklı başında, çalışkan, her gördüğünü kapan, kolumuz kanadımız, her şeyimizdi. Ama neticede o bir çocuktu. Yaşıtları gibi dışarılarda oynamayı, gezmeyi, çocukluğunu yaşamayı hak eden bir çocuk. Bunların hepsi aklımdan geçiverdi. Bir karar vermeliydim. Dükkânda iş ortağım Bahadır’ın kardeşi Doğan da vardı. Kaliteli bir genç. Hem üniversiteye hazırlanıyor hem bize yardımcı oluyordu. Doğan da aramızda geçen diyaloğa sessiz tanıklık ediyordu. Zaten yapısı gereği soru sormadıkça konuşmayan bir yaradılışı vardı.

Silkindim. Kendime geldim. Aklımda kalan son yerden durumu kurtarmaya karar verdim. Ömer’in, “Aslında geçen yıl kutlayacaktık; ama yine olmadı” dediği yerden devam ettim. “Sıkma canını. İnşallah bu yıl sen de kutlarsın,” dedim. Sonra sona sakladığım ve çaktırmadan öğrenmeye karar verdiğim Ömer’in doğum gününü, elimdeki doğum günü pastasını rafların altına -ikide bir Ömer’in gözüne takılmayacak bir yere- bırakırken önemsemiyormuş gibi sordum, “Ömer sahi doğum günün ne zaman?”

Ömer anında yapıştırdı, “10 Nisan hocam.”

Ömer ne düşündü bilmiyorum; ama ben içimden, “Ne güzel tesadüf, bir aydan kısa bir süre var,” diye düşündüm.

O akşam dükkândan çıkarken yaptığım ilk şey telefonuma iki alarm kurmak oldu. Zaman, su misali zaman aktı. O gün geldi çattı. Cuma günü ders çıkışına ayarladığım ikinci alarm çaldı. Birinci alarmda sipariş geçtiğim ve isme özel hazırlattığım doğum günü pastasını almanın vakti gelmişti.

Bir çocuğu mutlu etmek belki de ondan çok beni mutlu edecekti. Her çocuk özeldir, her çocuk eşit yaşamayı hak eder. Ömer de o çocuklardan biriydi. Elimde aynı ebat ve ambalajda doğum günü pastasıyla dükkana girdiğimde Ömer aynı çocuksu duygularla, “Hocam bu kez büyük oğlunuzun doğum günü mü?” Ömer’in sorusuna soruyla cevap vermeden elimde sarılı mumları saymasını söyledim. Bir çırpıda açtığı rengârenk mumları saydı, “On dört,” dedi.

“Benim büyük oğlum kaç yaşında Ömer?”

Duraksadı, “Büyük. Çok büyük. Hatta Doğan Ağabey’den de büyük. Üniversiteyi de bitirdiğine göre en az 24, bilemedin 25,” dedi.

“O halde bu onun doğum günü olabilir mi?”

“Olamaz,” derken anladı. Her şeyin onun için olduğunu, terleyen elindeki muma bakarak, anladığını anlamamızı istercesine sustu. Bir ay önce sönen gözleri ışığına kavuştu.

O teşekkür etmeden, “Sen de bizim çocuğumuzsun. İzinlisin. Git ailenle, kardeşlerinle güzel bir doğum günü kutla. Hatta iki kardeşinin de doğum tarihlerini getir. Onları da mutlu edelim. Büyüyünce sizler de başka çocukları mutlu edersiniz,” dedim. Her zaman, her şeye kayıtsız Doğan’ın gözlerinin dolduğunu, bize yakalanmamak için arkasını dönmesi gözlerimden kaçmadı. Ömer eğilip elimi öpmek istese de izin vermedim. Giderken Ömer, mutluluk arkasından eşlik ediyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir