Buğlem

Sadece suya düşen mi boğulur; ateşe atılan mı yanar? Yalnızlığında daralıp boğulan, karanlığında gözyaşlarıyla tutuşup kavrulan kocaman on bir yılın hikâyesi bu. Doğanın, insanların tüm acımasızlığına inat hayata tutunmanın dramatik bir hikâyesi bu. İçimizden çıkan, acımadan dalından koparılan, sorgulanmadan cezalandırılan bir anne adayının hikâyesi bu. Yenilgilerden zafer çıkaran, güneşi kendi için doğuran, ay ışığında hayata gülümseyen, “ben geldim, bilen bilsin” diyen zafer kuşanmış bir anne adayının zaferi bu.

Meyvesiz ağaç misali yarım hissediyordu kendini. Ümidi tükenip uzadıkça sabrı, acı sarıyordu gencecik bedenini. Kararlıydı. Tutundu hayata en ince dalından. Yıkıyor, yeniyordu; yıkılmaz denen engelleri, yenilmez denen yalnızlığı.

Hayatın reva gördüğü cehenneme inat, cenneti müjdeleyen “Buğlem” kızıyla yeniden kendi cennetlerini yaratarak birlikte doğuyorlardı hayata.

Bugün güneş iki kez doğdu. Artık o da anneydi. Ne çok beklemişti bu anı. İlk bakış, ilk dokunuş. Dudaklarında derin bir tebessüm. Gamzeleri ilk defa bu kadar gömülüyordu mutluluğa. Gülmek ne kadar da yakışıyormuş meğer o masum yüze.

İnsanlığın unuttuğu, yalnızlığı reva gördüğü bir ömür artık yalnız değildi. Dünyayı kucaklar gibi kucaklıyordu yavrusunu. Artık denizler daha mavi, gökyüzü daha aydınlık. Sonunda başarmıştı; herkese, zamana, kör talihe inat. Sevincin ortağı çok, acının ortağı yokmuş. Nihayet Buğlem yuvasındaydı. Dünya Buğlem’in etrafında dönüyor; sönen zamana, yitik günlere renk katıyordu minik bedeniyle. Her şey başkalaşmıştı. Can gelmişti zamanın ruhuna, eşyalara, hayata.

İçi içine sığmıyor, paylaşarak çoğaltmak istiyordu tüm bu güzellikleri, ona reva görülenlere inat. Gözün gördüğü her şeyi takıp takıştırmak istiyordu, Buğlem’inin küçük bedenine, sabırsızlığı tekmeleyerek.

On bir yıl ertelenen mutluluğun, sevinç çığlıkları içini dövüyordu sessiz ve derinden. Kolay değil mutluluğu da hüznü de en uçlarda yaşamak. Aydınlığı hep karanlık olmuş, içine gömülmüş, ölmeyi kurtuluş sanmış, en yakınında bildiklerinden tekme yemiş, itilip yuvarlanmış, hırpalanmış; ama hüznü mutluluğa dönüştürmeyi başarmış nihayetinde.

Dokunmaya, öpmeye kıyamıyor; ağlasın, uyansın, gözleri gözlerine değsin, ilk gülücüğünü atsın, dudaklarından ilk “anne” sözcüğü dökülsün istiyordu. Evladı olunca anladı gökyüzünün başka rengi de varmış; hayat yaşamaya değermiş. Artık tasalanmıyordu; zaman ondan yanaydı.

Uykusuz kalıyordu olsun, yoruluyordu olsun, eşini ihmal ediyordu olsun; her şeye değer diyor, tadını çıkarıyordu anın. İlk günler çok ağlıyor, kasılıyordu Buğlem. Geçer deniyor, geçmiyordu. Üstelik normalden çok zayıf doğduğu, kasılmalardan dolayı yeterince beslenemediği için iyice bitkin düşmüştü minik beden. Bazen aç bedenini doyurmak için süt emdiği sırda kasılmaları başlıyor; gülen yüzü soluyor, iniltileri annesinin yüreğinde yol alıyordu.  Uyumuyor, uyutmuyordu. Sevincin yerini huzursuzluk almıştı.

Deva bulsun diye doktora götürdü Buğlem’ini. İlk muayenede kafası olağandan küçük, gözünün biri kayık, dendi. Kasılmalar için de tahlillerin sonucu beklendi. Endişeler artıyordu. Doğum sürecini yürüten diğer doktorlar da çağrılmıştı. Özellikle psikiyatrın çağrılması anne ve babanın bakışmalarına neden oldu. Birbirlerine ifade etmeseler de her ikisinin de aklından geçen doğum öncesinde yıllarca kullandığı yüksek dozdaki psikiyatrik ilaçların bir yan etkisinin olup olmadığıydı.

 O küçücük beden hayatlarına öylece girmiş, sönük geçen günlerine renk katmıştı. Değişimi hiç bu kadar içten içe hissetmemişlerdi. Şimdiden ona bir hayat borçları vardı. Ama minik bedenin sorunları vardı. O soldukça zaman duruyor; sevenleri hapsoluyordu hayata. Tadı kalmıyordu hiçbir şeyin. Bulmuşken, alışmışken ellerinden kayıp gitmesi… Düşünmek bile istemiyorlardı.

Buğlem’in acilen hastaneye yatırılması tedavi ve gözlem altına alınması kararı çıktı. Kan değerleri korkutuyordu. Hiçbir günahı olmayan o küçücük bedeni yasaklı madde sarmıştı. Kasılmaların da, diğer bulguların da sebebi buydu. Tedavi edilmezse ileriki yaşta işitme, görme, dokunma, algılama, denge problemi gibi sorunlara neden olabileceği belirtiliyordu.

Bir rüya gibi kısa sürmüştü bu mutluluk. Tekrar kavuşabilecek, kucaklarına alabilecekler miydi minik bedeni? Şaşkın ve bitkin bir kabullenişti onlarınki. Sabretmek, dua etmek, doktorlara güvenmekten başka çare üretemiyorlardı. Anne suçlu hissediyor, sürekli sorguluyordu kendini. “İçmeseydim o ilaçları, suçsuz günahsız yavrum sağlıklı gelecekti dünyaya,” diye. Eşi teskin etse de aklından çıkaramıyordu bu düşünceyi. Kemiriyordu içten içe tüm bedenini.

Yaklaşık üç ay tedavi gördü Buğlem. Kasılmalar kontrol altına alınmış, ağrıları dindirilmişti. Beslendikçe gelişiyor, geliştikçe güzelleşiyordu. O gülünce dünya dönmeye başlıyordu. Hayat güzelleşiyor, yüzler gülüyordu.

Büyük bir hevesle alınan kıyafetleri yavaş yavaş giydiriliyor; hatta Buğlem’e özel Instagram sayfası açılarak pozları dostlara paylaşılıyordu. Anne, ertelenmiş, gecikmiş duygularını doyasıya yaşıyordu. Ne kadar da hasretle beklemişti bugünleri. Yaşıtlarına gıpta ederek bebeğine kavuşabilmeyi, onu kucağına alabilmeyi ne çok istemişti. Yılların acımasızlığına direnmiş, yenmişti kem talihini. Buğlem bebek ona iyi gelmişti.

Buğlem emekliyor; ama yaşıtları gibi dik duramıyor, bir yere tutunarak yürüyemiyordu. Önüne konan oyuncakları tam olarak kavrayamıyor, onlara yeterince ilgi duymuyordu. Hani her çocuk için derler ya “cin gibi çocuk” Buğlem hiç de öyle değildi. Üzüyordu annesini. Geçer diyor, tedavi sürecine güveniyor, bir türlü geçmek bilmiyordu.

Bir akşam babası ve annesi Buğlem’i karşılarına alıp oynamak istediler. Eline verilen hiçbir oyuncağı tam olarak kavrayamadığını, önüne sürülen topları gözleriyle yeterince takip edemediğini fark ettiler. Bu işte bir terslik var, diye düşündüler. Başka bir hastaneye gitmeye karar verdiler. Bu konuda ihtisas yapmış bir doktor ilk tanıyı koyup gerekli tetkikleri için ilgili birimlere aileyi yönlendirdi.

Bir hafta sonraki randevuya heyecanla gittiler. Doktorun doğrudan anneye: “Yasaklı madde kullandın mı veya kullanıyor musun?”

Anne cevap vermeden eşi devreye girerek kızgın bir şekilde: “Ne münasebet! Yok, öyle bir şey,” dedi.

Doktor hiç istifini bozmadan, “O halde acilen DNA testi yaptırmanız gerekiyor. Kan grubundan sonuca varamayız.”

Kendini toparlayan anne, “O ne demek şimdi, bizimle açık konuşabilir misisiz doktor bey?”

Doktor, “Ben son söyleyeceğini en baştan söyleyen biriyim. Şayet siz herhangi bir yasaklı madde kullanmadıysanız, bu çocuk sizin olmayabilir. Hastane geçmişinize baktım. Kullandığınız ilaçların bu denli yan etkileri olmaz. Bu yan etkileri yapsa yapsa yasaklı maddeler yapar.”

Baba ve anne sevinseler mi, üzülseler mi bilemediler. Ya gerçek yavruları bu yasaklı maddeyi kullanan ailenin elindeyse! Doktor haklıysa Buğlem’leri her geçen gün emzirilerek zehirleniyor, demekti. “Eyvah eyvah!” diye yüreklerinden bir parça koptu. Anne ve baba ağız birliği etmişçesine bir anda: “Hemen yaptıralım,” dediler.

Doktor DNA testinin bir ay gibi bir sürede ancak çıktığını, sabırlı olmaları gerektiğini söyledi. Ebeveynler el ele tutuşup göz göze gelerek “Olsun, bekleriz,” dediler.

Evde bir ay geçmek bilmedi. Buğlem diye sarıldıkları acaba onların çocuğu değil miydi? Bu kadar alışmışken ayrılık kolay olacak mıydı? Doktor haklıysa bu çocuğa o aile nasıl bakacaktı? Bu sorular yetmiyormuş gibi Buğlem’in kendilerine benzemediği gerçeğini yavaş yavaş fark etmeye başladılar. Anne yeşil, baba mavi gözlüyken Buğlem’in gözleri neden kahverengiydi? Anne ve baba kumralken Buğlem neden beyaz tenliydi? Yine sonradan farkına vardıkları kulak memeleri. Anne ve babanın kulak memeleri ayrıkken onunki neden bitişikti?

DNA sonuçlarının açıklanmasına az bir süre kala televizyonda bir bebek bezi reklamında oynayan çocuk dikkatlerini çekti. Hiç konuşmadan bakıştı anne ve baba. Buğlem’in yaşlarında kumral, yeşil gözlü, tıpa tıp anneye benzeyen bir çocuk gördüler. Anne aniden doğrularak yatak odasına koştu. Albümü çıkardı. İçinden çocukluk fotoğrafını kaptığı gibi eşine gösterdi. Eşi, “Yok artık!” dedi.

O gece boyunca uyku tutmadı gözlerini. “Reklamdaki kız Buğlem’se bizdeki kimlerin kızı?” sorusuyla cebelleşip durdular. Bir ara anne, “Google’den araştıralım, reklamdaki kız kim? Ne isim vermişler? Kaç yaşında? Nerede doğmuş? En önemlisi doğum tarihi ne?” fikrini ortaya attı. Her ikisi de araştırdıkça araştırdılar. Şüphelerinde yanılmadılar. Buğlem’le yaşıttılar. Aynı şehirde ikamet ediyorlardı. Hatta Mine adını verdikleri kıza Instagram’dan sayfa açılarak oynadığı reklam görüntüleri yayınlanmıştı. İletişim bilgileri de vardı. Fotoğrafları incelerken bir fotoğraf dikkatlerini çekti. O fotoğrafta ebeveynleri de vardı. Fotoğrafı büyütünce Buğlem’in kendilerinden çok onlara benzediğini fark ettiler. Biraz daha emin oldular. Buğlem aslında onların çocuğu olabilirdi. Reklamdaki kız da endilerinin kızı olmalıydı.

Uyumadan sabah ettiler. İletişim bilgilerini alıp doğruca adrese gittiler. Reklamdaki kızı yakından görüp emin olmak istediler. Heyecanla kapıyı çalacaklardı ki içeriden bağrışmaların geldiğini duyunca bir an vazgeçip kulak verdiler. Kavganın arasında çocuğun acı acı, çığlık çığlığa sesi de duyuluyordu. Anne içinden, “Ya içerdeki benim çocuğumsa,” deyip bir şey yapamamanın verdiği çaresizlikle sırtını duvara yaslamıştı.

Sesler az kesilince eşi cesaretini toplayıp kapıya iki defa vurdu. Akşamdan kaldığı her halinden belli gömleğinin önü açık evin reisi kapıyı açtı. Nezaket kurallarını hiçe sayarak, “Ne var, ne istiyorsunuz?” dedi.

Adam lafı uzatmadan, “Sizinle tanışmak istiyoruz,” eşinin kucağındaki Buğlem’i göstererek, “Sanırım sizin de bu yaşlarda bir çocuğunuz var. Reklamlarda gördük.”

Telaşa kapılan ev sahibi gevelemeye başladı. “Olabilir. Sizinle ne ilgisi var?”

“Sizin çocuk da aynı hastanede, aynı tarihte doğmuşsa karışma ihtimalleri olur, diye düşünüyoruz.”

Ev sahibi tedirgin olup, “Git kardeşim, git başka kapıya!” deyip kapıyı yüzlerine kapadı.

Kapıyı tekrar çalsalar da kapı bir daha açılmadı. Şüphelerinde haklı olabilecekleri fikri kuvvetle muhtemeldi artık. Hastaneye gidip sonuçların bir an evvel çıkmasını rica ettiler. Neticede kanlarından bir parça her geçen gün aile içi şiddete maruz kalmakla kalmıyor, yasaklı madde kullanımından dolayı sürekli zehirleniyordu. Gerçek bebeklerini düşünürken ellerindeki Buğlem zannettikleri çocuğa da karmaşık hisler beslemeye başlıyorlardı. Neticede günahsız ve yardıma muhtaç bir çocuktu. Olur ya mahkemeyle kendi çocuklarını alsalar bile onların çocuğu da devlet korumasına teslim etmeleri gerektiğini vicdanen biliyorlardı. Ayrıca tedavisine de kaldığı yerden devam etmeliydi.

Endişe, telaş, sevinç, hüzün, çaresizlik… Sorunu zamana ve mahkemeye bırakmaktan başka çareleri kalmamıştı.

Nihayet doktorları aradı. Uçar gibi gittiler. Doktor haklıydı. Buğlem diye sarıldıkları bebek onların bebeği değildi. Karşı aile bu görüşmeye yanaşmayınca raporla mahkemeye başvurdular. Gerekli tahkikat yapılacak, bebeklerine kavuşacaklar zannettiler. Uzadıkça uzadı. Avukat aracılığıyla bu işin neden uzadığını sordurduklarında zanlı ailenin adreste bulunmadıkları, herhangi bir muhtarlığa adres beyanları da olmadığı için bulunamadıkları söylendi.

Ev sahibinin o gün tedirgin olmasının sebebi gerçeği biliyor olmasıydı. Eşi yasaklı madde kullandığı için önceki iki doğumundan olan çocukları fazla yaşamadan ölmüşlerdi. Bu çocuklarının da öleceğini bildiğinden hastanede çocukları değiştirmişti.

Bir gün markette bebek arabasında gezdirdikleri kızlarını gören bir reklamcı Mine’nin güzelliğine, sevimliliğine duyarsız kalmamış; onlara kartını vererek reklam oyunculuğu teklifinde bulunmuştu. Mine’nin sayesinde sefil süren yaşamları düzlüğe çıkmıştı. Gerçeğin ortaya çıkıp altın yumurtlayan tavuğu kaybetmek istemediklerinden Mine’yi kaçırabildikleri, uzaklaştırabildikleri kadar uzaklara götürmüşlerdi.

Eskisi gibi geceler yine uykusuz, eller çaresiz bekliyorlardı savcılıktan, polisten gelecek güzel bir haber için. Beklenen haber gelmeyince kendileri aramaya koyuldular. Kafalarda “Buğlem nerede, aç mı, susuz mu, şiddete maruz kalıyor mu, anne sütünden kanına zehir akıtılıyor mu?” sorularıyla zamana karşı yarışıyorlardı. Sessiz çığlığın adı Buğlem’di artık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir