Anne

Annem evi terk etmişti. Babamla kanepeye karşılıklı oturmuş sessizliğin sorunumuzu çözmesini bekliyorduk. Göz göze gelmekten korkuyor, ilk kim konuşmaya cesaret edecek bilemiyorduk. Neden gitsin ki, diye sorup duruyordum kendime. Eminim babam da aynısını yapıyordu.

Ortaokula giden kız kardeşim kendi anahtarıyla içeri girdi. Olanlardan habersiz odasına gitti. Deren odasında günlük kıyafetini giydikten sonra yanımızdan geçip mutfağa gidiyordu ki, “Nereye gidiyorsun?” dedim.

“Annemi öpmeye ve kurulacak sofraya yardım etmeye.”

Babam duygusal bir sesle, “Yok. Annen yok artık,” dedi.

Deren ağlar, üzülür diye düşünüyordum ki, “Sonunda gitti. Gitmesin diye o kadar uğraştım ki. Sarıldım, öptüm, yardım ettim. Başaramadım işte.”

Babam kulaklarına inanamadı. Oldukça sinirlendi. “Demek sen biliyordun annenin gideceğini. Neden söylemedin o halde? Onun için mi hiç şaşırmıyorsun?”

Babamın bıraktığı yerden ben devam ettim. “Sen nasıl bize söylemezsin? Bu işin şakası mı olur?” dedim Deren’e.

“Neden bana saldırıyorsunuz ki? Siz de gideceğini biliyordunuz.”

Babam iyice vitesten attı. “Kızım biz nerden bilelim annenin gideceğini? Sor bakalım ağabeyin Erkan’a anlamış mı annenin gideceğini?”

“Babam haklı. Biz nereden bilelim ki?” dedim.

Deren oldukça rahat tavırlarla, “Annem adına sevindim. Umarım huzur bulur.”

“Kızım sen bizi çıldırtacak mısın? O halde biliyorsun annenin nereye gittiğini?”

“Ben gideceğini anladım, siz de nereye gittiğini bulun. Ben mutfakta size atıştıracağınız bir şeyler hazırlayayım.”

“Babam da ben de aç maç değiliz. İştah mı bıraktınız analı kızlı?”

“Giderken bile bizi düşünmüş canım annem. Mutfakta herkesin seveceği yemekleri hazırlamış. Geliyor musunuz, gelmiyor musunuz?”

Babam dayanamadı, alttan aldı. “Kızım, bir tanem gelirsek annenin nerede olduğunu söyleyecek misin?”

Deren, “Nereye gittiğini bilemem. Seviyorsanız annemi onu siz bileceksiniz. Ben sadece neden gittiğini söylerim. Aslında siz de biliyorsunuz neden gittiğini; ama basiretiniz o kadar bağlanmış ki bilmediğinizi zannediyorsunuz.”

Deren’e içten içe kızmaya başlasam da elimiz mahkûm katlanıyorduk babamla. Babam cevap vermeden ben atıldım, “Tamam. Kabul ediyoruz,” dedim.

Hakikaten Deren’in dediği gibi her birimizin sevdiği yemekleri özenerek hazırlamıştı annem. Kafayı yiyecektim neredeyse. “Madem bizi bu kadar seviyor, neden terk etti o zaman?”

Yemeğin ortasına doğru babam Deren’e dönerek, “Anlat bakalım, annen neden bizleri terk etti?”

“Annemim sizi terk ettiği falan yok. Asıl siz annemi terk ettiniz.”

Yemeği bırakıp elimdeki çatalı, bıçağı sıkmaya başladım sinirimden. “Bana bak Deren, sen bizim aklımızla dalga mı geçiyorsun. Biz işte buradayız ya! Nasıl oluyor da biz onu terk etmiş oluyoruz?”

“Burada, evde, aynı çatı altında olmak yetmiyor işte.”

“Canım kızım, ne kusur ettik söyle o zaman? Ağabeyini de beni da daha fazla üzme artık.”

“Sözümü kesmezseniz tek tek anlatırım.”

Babam da ben de kabul ettik Deren’in bu isteğini. “Canım babacığım, en son annemle ne zaman sinemaya gittin, sahilde baş başa bir yemek yiyip dolaştın? En son ne zaman anneme bir çiçek aldın? Annemi en son ne zaman giydirdin? En son ne zaman eve güler yüzle girdin, sofrada gözlerine bakıp tebessüm ettin, yemekler için teşekkür ettin? Hiç. Kocaman bir hiç. Canım ağabeyim ya sen, en son ne zaman anneme sarılıp öptün? Anne çay, anne kahve, anne soda, anne su, demekten başka ne zaman bir kere olsun onca hizmetlerine karşı teşekkür ettin? Ağrıyan beliyle dağıttığın odanı nasıl toparladığını, her defasında giydiğin onca kıyafeti nasıl ütülediğini hiç düşündün mü? Düşünsen teşekkür ederdin. Size olan bağlılığı ilk günkü gibi devam etsin diye o kadar çabaladı ki? Ama siz ona hiç yardımcı olmadınız. Ona hapis hayatı yaşattınız. Dört duvar arasında yıllarca sevdiklerine gitme şansı tanınmadan. Buna hangi can dayanır? İkinize de soruyorum annem hangi sofrada tek seferde lokmasını bitirebildi? Her defasında olmayan bir şeyi isteyip sofradan kaldırmadınız mı onu? Hangi birinde isyan etti? Etmedi; çünkü sizi hep sevdi. Sizin unuttuğunuz ilk günkü aşkla, muhabbetle sevdi. Size olan sevgisini tükettiğinizi anladığı gün bu kötü duyguyu yaşamamak için evi terk etti.”

Deren konuştukça sesi yükseliyor, bizim başımız önümüze düşüyordu. Hepsinde haklıydı. Bencilliğimizden annemizi ihmal ettiğimizi anlamıştık artık. Anlamamız çözüm değildi. Geç kalmıştık. Cesaretimi toplayıp, “Bir şey sorabilir miyim?” dedim.

“Sözümü kesmeyecektiniz. Söz vermiştiniz,” deyince tekrar sustum. Deren kaldığı yerden devam etti, “Annem belki bir şey söylemiyor, dert yanmıyordu; ama aslında çok şey söylüyordu, anlatıyordu bakışları. Siz anlayamamışız, anlamak istememişsiniz bencilliğimizden. Dünyanın en kolay şeyi bir kadını memnun etmektir sevgili babacığım. Siz erkeklerden çiçek, sinema, kıyafet, gezme-tozma istediği yok bir kadının. Kadınların siz erkeklerden istediği tek bir şey var: Onlara önemli olduklarını hissettirmeniz. Boş vakitlerinizi değil, en güzel anlarınızı ayırmanız. Bunu başardığınızda zaten çiçek de alırsınız, sinemaya da gezmeye de götürürsünüz. Hayat müşterek der, yardım eli uzatır, hayatı paylaşırsınız. Annem bizleri derinden sevdi. Yeri geldi yanık yanımızı da sevdi, yeri geldi merhem oldu yaramıza. Sevgisi hiç kabuk değiştirmedi, ilk günkü gibi hep içtendi. Umarım anlamışsınızdır. Beni söyleyeceklerim bu kadardı.”

Babam da ben de teslim olmuştuk Deren’in sözlerine. Sonuna kadar haklıydı. Anneme, evde bizi bekleyen bir robot muamelesi göstermişiz babamla resmen. Babam derin bir nefes aldıktan sonra başladı konuşmaya, “Şunu anladım ki kadın evi terk ederse güneş ne aydınlatır ne ısıtır o evi. Her şey karanlık ve uz keser şu an yaşadıklarımız gibi. Yok mu bir yolu bu işi düzeltmenin kızım?”

Deren, “Bu noktaya gelmeniz güzel. Annem hepimizin sevdiği yemekleri yapıp gittiğine göre bizi hâlâ düşünüyor, seviyor demek. Size olan bağlılığının zayıfladığını anlayıp gittiğine göre bağlılığını eski günlerdeki gibi kuvvetlendirmeye gitmiş olabilir. Onun için terk eden o değil, sizsiniz demiştim. Bunu da nerede yapabilir, onu da sen bileceksin sevgili babacığım,” deyince babamla düşünmeye başladık.

Biraz düşündükten sonra babam, “Galiba biliyorum. Gelin benimle,” dedi. Yolda çok ısrar etsek de nereye gittiğimiz söylemedi. Gideceğimiz yere varmadan büfeden dört kâğıt helva aldık. Biraz da olsa bir şeyler anlamıştık. Eski Türk filmlerinde sahilde yeni âşıklar kâğıt helva yiyerek bağlılıkları gösterirlerdi. Sahile gelince indik. Babam navigasyona bağlı gibi hedefe gidiyordu. Arkadan zor yetişiyorduk. Akşam iyice çökmüş, ortalık tenhalaşmıştı. Banklar boş sayılırdı. Babamın gözüne kestirdiği bankta tek bir kişinin uzaktan siluetini görebiliyorduk. Babam bizden önce varıp iki eli arkadan omzuna dayadı. Annemiz olduğundan emindik. Annem de ayağa kalkınca babam karşısına geçti. Biz de yetiştik. Annemin o akşam babama söylediği sözü ömrüme küpe yaptım.

“Geleceğini biliyordum,” dedi annem. Ümit böyle bir şey işte. Annemin tek ümidi bizimle olan mutluluğuydu; ama biz bunu onun elinden almıştık. Sonrası çok güzeldi. Dördümüz de kâğıt helvalarımızı sahil boyu yerken babamla annemin nasıl tanıştıklarını, hayatlarını birleştirdiklerini tüm detaylarıyla öğreniyorduk.

Anne olmak kolay değilmiş meğer. İçinde bir de analık var ki o daha büyük bir duyguymuş. Annem hayatımız boyunca unutamayacağımız güzel bir ders vermişti bize. Kaçtığı zannettiğimiz yer, aslında bize daha kuvvetle sarıldığı yermiş. Deren haklıydı. Onu yalnız bırakan bizmişiz meğer. Ne de olsa o da bir anne adayı. Kadının üstün, fedakâr ve bağışlayıcı olduğunu öğrenmiştim artık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir