Zor Yıllar

Güneş doğmadan o doğardı odamıza, rüzgâr okşamadan o okşardı başımızı, yağmur ıslatmadan o ıslatırdı yanaklarımızı öpücükleriyle. Artık odamız karanlık, başımızı sahipsiz, yanaklarımız çatlak. Gitti. Sarılmadan, koklamadan, helalleşmeden kapıyı çarpar gibi ansızın gitti.

Babamın ellisini görmeden kalp krizi sonucu ölümü benden çok annemi ve henüz beş yaşındaki kardeşim Mert’i sarsmıştı. Nasıl sarsmasın? Babam, Mert’le oynarken yenik düşmüştü hayata. Her zamanki gibi babamın numara yaptığını zannetmiş; gülmüş, tokat atmış Mert. Hırıltılar artınca korkup mutfakta yemek yapan anneme haber vermiş. Annem 112’yi aradıktan sonra beni aradı. Üniversiteye hazırlık kitabı almaya gidiyordum. Annemin sesine yansıyan telaşı beni epeyce telaşlandırdı. Hemen döndüm. İlk yardım ekibi babamı ambulansa taşırken sedyede dizleriniz üzerinde bir doktorun kalp masajı yapıyor görünce durumun ciddiyetini anladım. Telaşın yerini korku almaya, vücudum titremeye başladı. Annemle göz göze geldik. Kapıya yaslanmış, bir eliyle gözyaşlarını siliyor, diğer eliyle korkuyu en derinden yaşayan Mert’i tutuyordu.  Onu kaybetmeye hiç mi hiç hazır değildik. Olmadı. Dönmedi. Yalnız bıraktı bizleri.

Ümitsizliğimize çaresizlik de eklenince bocalamaya başladık. Ev kirası, geçim derdi, benim okulum derken okulu bırakıp çalışmaya karar vermiştim ki imdadımıza babamın patronu Sakıp Bey yetişti. Aslında daha erken uğrayacakmış; ama babamın emeklilik işlemlerinin müjdesiyle gelmek istemiş. O iş uzayınca gecikmiş. Anneme uzattığı zarfta babamın emeklilik evrakları ve maaş kartı vardı. Annemin o an iki farklı duygu yaşadığını gözlerinden anlayabiliyordum. Bir yandan babamın aziz hatırası, yılların emeği ellerine tutuşturulmuş; bir yandan çok istediği eğitimime devam edebilecektim. Annem minnet ve şükran duygularını en derin mahcubiyetle Sakıp Bey’e iletince Sakıp Bey, “Bu sizin hakkınız, lütfen üzülmeyiniz,” dedi. Annemi çok üzgün görünce bana dönerek, “Size bir teklifim daha olacak. Rahmetli babanız anlatmıştır. Geçen yıl trafik kazasında eşimi kaybettim. Oğlum Berkay yatağa bağımlı yaşıyor. Yaşamak denirse tabi. Arabayı kullandığı için kazadan kendini sorumlu tutuyordu. Adeta gömülmeyi bekleyen bir can taşıyor. Oysa kaza olmasaydı şu anda hukuk fakültesinde okuyor olacaktı. Annesi rahmetli ne de çok istiyordu avukat olmasını. Ümidimi yitirmedim. Her ihtimale karşı kaydını dondurdum. Olur ya doktorların dediğini yapar, kafasında başaracağına inanırsa belki tedavilere cevap verir. Demem o ki kocaman villa, bahçe, havuz, çardak orada öylece duruyor. Sadece içinde hayat yok. Bahçede güzel bir müştemilatımız var. Geniş ve ferah. Onu hazırlattım. Gelin oraya yerleşin. Belki can katarsınız, değişmez denilen şeyler değişir. Sana da eğitim hayatın boyunca burs sağlarım. Ne dersiniz?” deyince nutkum tutuldu. Cevap vermeden annemle göz göze geldik. Parayla satın alınamayacak bir teklifi Koskoca Sakıp Bey ezilerek, minnetle dile getiriyordu. Bu, Allah’ın bir lütfu olmalıydı.

Annem bir an kendi acısını unutup Sakıp Bey’in acısına ortak oldu. “Allah eşinize rahmet etsin. Sizlere de sabırlar versin. Çok üzücü. Demek hayat böyle bir şey. Kolay değil hayat arkadaşını mezara vermek, gencecik çocuğun sakat kalması. Sizinki daha büyük acı. Madem siz bu dar günümüzde yardımımıza koştunuz, biz de elimizden geleni sizler için yapacağız,” dedi. Acının bedenimizi sardığı bir günde içten içe sevinmiştim. Neticede hayat devam ediyordu.

Babamın hatıralarını kaldığımız evde bırakıp ayrılmak çok zor olsa da hayat sizi her şeye alıştırıyor. Artık Boğaz’a nazır bir villanın bahçesinde yeni hayatımıza başlıyorduk. Bahçenin bir köşesinde villa, diğer köşesinde bize tahsis edilen müştemilat vardı. Hiçbir masraftan kaçınılmadan dekore edilen müştemilatı çok beğenmiştik. Özellikle annem mutfağına bayılmıştı. Geniş, manzaralı ve her şey elektronikti. İlk başlarda kullanmakta zorlanacağımızı bilsek de zamanla alışacağımızdan emindik.

Sakıp Bey tam anlamıyla yerleştiğimizi öğrendikten sonra bizleri akşam yemeğine davet etti. İlk defa bir villaya girecektik. Aklımdan, “Müştemilat böyle lüksse Allah bilir villa nasıldı?” diye geçirdim. En güzel elbiselerimizi giyerek Büyük bir merakla villaya yürüdük. Bizi kapıda hizmetçi karşıladı. Kocaman kapıdan adımımı içeri atar atmaz kendimi filmlerdeki saraylarda hissettim. Her şeyden çok Berkay’ı merak ediyordum: Bizimle yemeğe katılacak mıydı? Nasıl biriydi? Hukuk fakültesini kazandığına göre zeki biri olmalıydı, diye.

Bilmediğimiz yemek ve tatlıları utana sıkıla zorla yedik. Berkay yemeğe gelmedi. Sorma cesareti gösteremedim. İçimden, “Demek ki sağlığı elvermiyor,” geçirdim. Sakıp Bey her zamanki gibi samimi ve sevecendi. Zenginliği hak eden bir karakteri vardı. Gönlü daha zengindi. Onu her gördüğümde yüzünden silip atamadığı mutsuzluğu fark ediyor, ben de üzülüyordum. İki aile iki acıda birleşmiştik. Azalsın, dinsin diye de bir aradaydık. 

Yeni hayatımıza alışsak da acılar tazeliğini koruyordu. En çok Mert kardeşim babamı istiyordu. Geceleri ter kan içinde korkuyla uyanıyor, her defasında babamı kucağında ölü gördüğünü söylüyordu. Üzüldüğümüzü belli etmeden, “O, şimdi cennetten bize bakıyor, seni üzgün görürse çok üzülür,” diyor korkusunu ve acısını almaya çalışıyorduk. Küçücük yüreği öyle hızlı atıyordu ki üzülmemek elde değildi.

Bahçıvan haftanın belli günleri geliyordu. Onun olmadığı günler çardağın girişine dikilmiş güllere koşar, koklar, babamı anımsardım. Küçükken bize bu güllerden şerbet yapar içirirdi. Doyamazdık tadına. Kaç kere koparmak istesem de emanete ihanet sayıp vazgeçiyordum. Bir gün yine elim tam koparmaya gitmiş, vazgeçmişken yukarıdan bir ses, “Kopar. Koparabilirsin. Aklından geçenleri biliyorum,” dedi. Korkmadım, desem yalan olur. Kafamı kaldırıp yukarı bakayım derken ellerim dikenlere daldı. Dikenler iğne gibi saplandı. Ellerimi hızlıca çekince kollarım çiziklerle doldu. Aklım yukarıda olduğu için acıyı ilk etapta fazlaca hissetmedim. Ben sormadan, “Gülü seven dikenine katlanırmış. Berkay ben,” dedi. Kocaman renkli cama yansıyan güneş onu görmemi engelliyordu. “Şerbet. Çok iyi olur. Yaparsan içeriz,” dedi.

Hiç düşünmeden, “Yaparım, yaparım. Şekeri nasıl olsun? Bu arada Yasemen ben.”

“Tatlı olsun. Dudaklarımda tadı kalsın isterim, ben de özledim,” dedi.

Aklımdan geçenleri okuyor gibiydi. Hoşuma gitmedi değil. Tuhafıma giden bir başka şey de Sakıp Bey’in dediği gibi hayata küs biri gibi durmuyordu Berkay. Algıları açık, zeki, esprili biriydi. Başladım güllerin en güzellerini koparmaya. Yığdım sıra sıra masanın üzerine. Sonra evden getirdiğim tepsiye ezilmeyecek şekilde yerleştirdim. Yaşadıklarımı içimdeki mutluluğu saklamadan anneme mutfakta anlattım. Annem hem şaşırdı hem sevindi. Şekeri bol, soğuk bir gül şerbeti hazırladık. Cam sürahide demlenmesi için dolaba koyduk. Tadını, soğukluğunu kontrol ettikten sonra villanın kocaman kapısının ziline bastım. Kapıda bu kez sadece hizmetli değil, Berkay da vardı. Berkay bakıcısına, “Beni çardağa götür,” deyince bakıcısı, “Emin misiniz efendim?” dedi.

Neden böyle dediğini anlamaya çalışırken hizmetçi kulağıma, “Kazadan sonra ilk defa çardağa iniyor,” dedi. Beni oldukça mutlu eden bu haberin sevinciyle elimdeki gül şerbetine dikkat ederek arkadan onlara yetişmeye çalıştım. Nihayet masaya kırmadan gül şerbetini bırakabilmiştim. Berkay bakıcısına, “Sen gidebilirsin,” deyince, “Peki, efendim,” deyip yanımızdan ayrıldı.

Günlerdir merak ettiğim Berkay’la nihayet baş başaydık. Merakım ve utangaçlığım beni oldukça zorluyordu. Gül şerbetini bardaklara doldururken ellerim titremesin diye kendimi zorluyordum. Berkay, “Ne de güzel gözüküyor, içindeki güller adeta ahenkle dans ediyor. Çok özlemişim. Şerbeti çok özlemişim,” dedi.

Bir an boş bulundum, “Başka özlenecek şeyler de var hayatta,” dedim.

Berkay derin bir nefes alarak, “Umudun kaldıysa vardır her şeye özlemin. Mıhlanırsan benim gibi yatağa, iskemleye; kalmıyor hiçbir şeye özlemin.”

Doldurduğum ilk bardağı Berkay’a uzattım. Kendime doldururken gözümün ucundan içişini takip ettim. Öyle derin çekti ki içine gözleri arkaya kaydı, kendinden geçti. Derin bir “oh”la uykudan uyanır gibi uyandı. Sormadan ikincisi için uzattı bardağını. Beğenmişti. Ben de özlem giderircesine içtim. Bu kez birlikte bir “oh” çektik. Sonra gülüştük. İkimize de iyi gelmişti. Bedenimizin unutmaya başladığı bir duyguyu yaşamak bizi rahatlatmıştı. Mutluyduk. Tebessüm dönmüştü hayatımıza.

O akşam zilimiz çaldı. Gelen Sakıp Bey’di. Sormadan bana sarıldı. Defalarca teşekkür etti. Annem ve Mert ne olduğunu tam anlayamadılar. Kahve ikram ettik. Sakıp Bey’in yüzüne nakşolan hüzün kaybolmuştu. Bir günde gençleşmişti. O gün anladım ki gülmek, mutlu olmak insana ne kadar da çok yakışıyormuş. “Keşke insanlar hep gülse,” diye düşünmeden edemedim.

Sakıp Bey, Berkay’ın uzun zamandan sonra ilk defa depresif ilaçlarını içtiğini, buna mutlaka devam edip moralli olması gerektiğini, fiziki tedavinin bu moralle mümkün olabileceğini anlattı. Tek korkusunun bu ilacı kullanmayı bırakması olduğunu, ilaca başlamasının tamamen bir mucize olduğunu sebebini de hiç kimsenin bilemediğini, söyledi.

“Sanırım ben biliyorum,” diye öne atıldım. Meraklı bakışlar üzerime odaklanınca, “Her gün kokladığım güllerden koparıp tepsiye koymaktan vazgeçtiğimi görünce bana acıdı sanırım. Koparmam için cesaret verdi. Kendisi için değil, benim için hayata tutunmayı seçti sanırım. İlaçlarını da üzerindeki baskıyı atmak için içmiş olmalı. Yoksa uzun zamandır ilk defa aşağıya inme cesareti gösteremezdi.”

Sakıp Bey başıyla söylediklerimi onaylayarak, “Oldukça mantıklı. Hayır diyemeyeceğim kadar. Demek ki seni her gün üst kattan izliyormuş. Demiştim size gelirseniz bahçemiz hayat bulur diye. Ne iyi ettiniz de geldiniz!”

Sakıp Bey çıkacakken kapıda, “O gülleri Berkay doğduğu gün annesi dikmişti. O gün bugündür gözümüz gibi bakarız. Berkay’da ayrı bir yeri vardır o güllerin. Her sabah uyandığında camdan annesini görme ümidiyle o güllere bakar. Seni o güllerin yanına yakıştırmış olmalı,” deyince sorumluluğumun bir kat daha arttığını anladım.

Uzun zamandan sonra o gece herkesin mutlu ve huzurlu uyuduğundan emindim. Artık önümüzü görebiliyorduk.

Ertesi gün yine çardakta birbirimize alışık bakışlarla kahvemizi yudumluyorduk Berkay’la. “Hiç arkadaşın yok mu? Gördüğüm kadarıyla telefon da kullanmıyorsun.”

Konuşmadan önce alt dudağının bir kenarını yukarı kaldırarak yalancı bir tebessüm attı. “Yalancı dünya. Sakat kalmadan önce bu bahçede eğlence eksik olmazdı. Sağlığım gibi onları da kaybettim. Düşünce anlıyorsun gerçek seveni. Bu yarı canımla kaldıysam babam için kaldım hayatta. Yoksa çoktan…”

Cümleyi tamamlamasına izin vermedim. “Allah korusun! Hem bu dünyanı hem öbür dünyanı yakarsın. Elbet güneş bir gün de senin için doğacaktır,” dedim.

“O kadar ümitlisin yani. Maalesef ben senin gibi ümitvar değilim.”

Berkay’a ne diyeceğimi düşünürken Mert utana sıkıla kafası önde, elleriyle bir şeylerle meşgulmüş gibi çardaktan içeri girdi. Çardağın başında Berkay olduğu için onun yanından geçerken Berkay elleriyle Mert’in yazdan bu yana uzayan altın sarısı saçlarını gülerek ovuşturdu. “Hoş geldin, yakışıklı!” dedi.

Dibime sokulan Mert’e fısıldayarak, “Teşekkür etsene,” dedim.

Mert kafasını kaldırmadan, “Teşekkür ederim Berkay ağabey,” dedi.

Berkay anında duygulandı. Gözleri doldu. “Biliyor musunuz uzun zamandır hiç kimse bana bu kadar içten ve günahsız ‘Berkay ağabey’ dememişti? Bir an eski, mutlu günlerime döndüm.”

Berkay daha fazla duygulanmasın diye araya girdim. “Berkay ağabeyini sevdin mi Mert?” dedim.

Mert arkama saklanarak, “Evet, sevdim. Başımı da okşadı.”

Berkay, “Başını okşamam hoşuna mı gitti?”

Mert, “Hem de çok. Babam gibi okşadın.”

“O zaman seni her gördüğümde başını okşarım. Baban gibi. Rahmetli Aykut amcadan öğrendim. Senin baban da benim başımı okşardı. Beni çok severdi. Beni hayata bağlamak için sürekli yanıma gelirdi. Biz bir aile gibiydik. Olmadı işte. İyiler hep önden gidiyor. Önce annem, sonra Aykut amca…”

Kimse söyleyecek bir şey bulamayınca sessizlik çöktü çardağa.

Mert’in derinden gelen sesi bozdu sessizliği. “Sen de mi babamı çok seviyordun Berkay ağabey?”

“Hem de çok. Beni her gördüğünde başımı okşar, sonra sarılırdı. Hadi, gel bakalım ben de sana sarılayım.”

Utangaç kardeşim ufak adımlarla Berkay’ın kollarına gitti. Berkay, başını okşayıp doyasıya sarıldı. Ağlarken aklıma güzel bir fikir geldi. Bu kareyi fotoğraflayıp Sakıp Bey’e göstermeliydim. Yaşamadığım duygu kalmamıştı. Niçin ağladığımı sorsalar bilemeyecektim. Ama mutluydum. Kucaklaşma Berkay’a da Mert’e de bana da iyi gelmişti. Akşama Sakıp Bey ve annem de eminim çok mutlu olacaklardı bu fotoğrafı gördükten sonra.

İlerleyen günlerimizin hiçbiri diğerinin aynı olmadı. Hep bir adım öne atıldık sorunlarımızı çözme noktasında. Acılarımız azalsa, Berkay ilaçlarını aksatmasa, hayata bağlılığı artsa da hâlâ yürüyemiyordu. Ama ümidimi hiç yitirmedim. Ancak Berkay yeterince inançlı davranmıyor, yeterince yardımcı olmuyordu. Oldukça sabırlı ve azimli biri olsam da bazen canıma tak ediyordu vurdumduymazlıkları. Sonra aklıma Sakıp Bey geliyor, yine sabrediyordum.

Bir keresinde beni oldukça üzecek birkaç cümle sarf etti. Ona fakir olduğumu, para için yardım ettiğimi, sevgi duyduğum için yardım etmediğimi söylediği gün beynimden vurulmuşa dönmüş, büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Her şeyi bitirip arkamı dönüp gidecektim. Sonra düşününce, “Onun istediği de buydu zaten. Ben vazgeçeyim diye bu sözleri patavatsızca söyledi,” diye değerlendirdim. Kararlılığım daha da arttı. Ne olacaksa olacak, bu işi başaracaktım. Döndüm ona tarihi ders olacak tokat gibi o dersi verdim. “Fakir olduğumu düşünüyorsan yanılıyorsun. Sana yardım etmeyi düşünecek kadar zenginim. Asıl fakir kimdir biliyor musun? Senin gibi mücadele ruhunu kaybeden,” dedim. Avukat olacak Berkay susmaktan başka çare bulamadı. Başladım dalga geçmeye, “Sen böyle susarak zor dava kazanırsın!”

“Sence başarabilecek miyim?” deyince dünyalar benim oldu.

“Başaracaksın. Hem yürüyecek hem de iyi bir avukat olacaksın,” dedim. Eğilip boynuna sarıldım. İlk defa birine sarılıyordum. O günden sonra egzersizleri artırdık. Yılmadan çalışmaya devam ettik. Berkay’ı hayata bağlamak için en sevdiği yemekleri yapmaya başladık. Gül şerbetini eksik etmedik. Ona, bizim için çok önemli olduğunu her defasında hissettirdik. Sinemaya gittik. Sahilde masmavi deniz ve gökyüzünün tadını çıkardık. Kafeteryada güneşin batışı altında kahvelerimizi yudumladık. Mezarlıkları ziyaret ederek birbirimizin acılarını aldık. Parklarda kuş cıvıltılarını dinledik. Oynayan çocukların gözünden geleceği kurguladık. Hayata yeni bir sayfa açmıştık. Başarmamız gereken bir finalimiz vardı. O gün herkesi davet ettik. Biz bahçede, onlar yukarıda. Tiyatro seyreder gibi Berkay’la aramızda geçenleri seyrediyorlardı.

Berkay’ı sandalyeden zorda olsa omzuna girerek kaldırdım. Benimle adımlamasını söyledim. “Her defasında olmuyor,” deyip sandalyesine atıyordu kendisini. Dayanamadım. Avazım çıktığı kadar bağırdım, “Bu iş böyle olmayacak. Bedel ödeyeceksin bedel,” deyip sandalyesine bir tekme vurup devirdim Berkay’la.

Annem dayanamayıp, “Sen ne yapıyorsun Yasemen?” diye bağırınca oralı olmadım.

Sakıp Bey araya girdi. “Yasemen ne yaptığını bilir. Az bekleyelim,” dedi.

Berkay’ı yüzükoyun yerde görmek içimi acıtsa da bu işi başarmak için yine onun cesaretine ihtiyacımız vardı. Acımasız davranıyordum.  Kendimi, “Yapacak bir şey yok,” diye teselli ettim. Berkay’ın gözlerine yakından bakmak için dizlerimin üzerine çöktüm, “Dizlerin kanayacak; hatta patlayacak. Avuçların, yüreğin yarılacak acıdan. İmkânsız hiçbir şey yoktur. Olmayan tek şey vardır: kalkışmamak, direnmemek. Her özgürlüğün bir bedeli var. Zor olmayan şey imtihan değildir, buna layık görülmüşsen bir lütuf olarak görmeli, hikmet aramalısın. Bu zafer öyküsünü sen yazacaksın,” diyerek motive etmeye çalıştım.

Uzun bir aradan sonra Berkay kafasını kaldırıp, “Git. Beni tahta çitlerin arkasında bekle. Sakın yardıma gelme,” dedi.

Doğruldum. İçimden, “İşte bu,” dedim. Hızlıca evin önündeki tahta çitlerin arkasına yürüdüm. Yukarıdan herkes bizi sessizce izlemeye devam ediyordu. Yerime geçip sabırla beklemeye koyuldum. Yedi-sekiz metre mesafe az sayılmazdı Berkay gibi birisi için. Başladı can havliyle sürünmeye. Sadece elleri ve dirsekleriyle bedenini taşıyor, ayaklarından yardım alamıyordu. Süründüğü yer çimen olmasına rağmen oldukça zorlanıyor ve acı çekiyordu. Nefes nefese kaldı; ama pes etmedi. Heyecandan herkes elini yüreğinin üzerine götürdü. Berkay nihayet tahta çitlere vardığında ter kan içinde kalmış, dizleri ve avucu yarılmıştı. Çite eli değdiğinde başını kaldırdı, onu ter kan içinde görünce yardım etmek istedim. “Hayır,” dedi. Beklemeye başladık. Yukarıdan seyreden herkes aşağı indi Berkay’ın çevresinde çember oluşturdu. Berkay önce bir elini atıp kendini yukarı çekmeye başladı. Gücü yetmeyince kayıp düştü. Yardım için bir anda eğilen hizmetçilere, “Sakın. Bu işi kendim başarmalıyım,” diyerek karşı koydu. Biraz soluklandı. Daha kararlı davranarak tahtalara tutundu. Kendini yavaş yavaş yukarı çekti. Doğrulmaya başladı. Tam doğrulacakken çitler Berkay’ın ağırlığına dayanamayıp kırıldı. Et yığını gibi kırık tahtaların arasına düştü. Herkes kanayan eline ve yüzüne odaklanmışken Berkay büyük bir feryatla, “Kahrolası kıymığı çıkarın. Canım çok yanıyor,” dedi. Biz kıymığı gövdesinde ararken Berkay, “Sol bacağımda,” deyince bir anda herkes göz göze geldi. İnanılmaz bir sevinç çığlığı attık, “Aman Allah’ım bacağını hissediyor,” dedik. Sakıp Bey’in dayanamayıp içini boşaltmak için aramızdan ayrıldığını görünce arkadan gidip sarıldım. Fizyoterapist ilk müdahalenin ardından artık işimizin kolay olduğunu söyleyince neşemize diyecek yoktu. 

Birbirimizin ümidi olmuş, zorlukları hep beraber aşmıştık.