Azra

Azra

Önümüzdeki otomobile en son o bindi, sırtından düşürmediği çantasıyla. Güneşin ardına saklanan dik ve virajlı yollardan tırmanarak Uludağ’ın en tepesine yola koyulduk. Bizi oksijeni içine hapseden ormanlık alanın beklediğini düşündükçe meşakkatli yolun yükü hafifliyordu.

Kılavuzluk yapan otomobil kenara çekince ben de durdum. Otomobile en son binen Azra sırtında -içinde ne olduğunu merak ettiğimiz- çantasıyla otomobilden indi. Bagajdan ne olduğunu anlayamadığım bir şeyler çıkardı. Yol kenarına güzelce yerleştirdi. Otomobile binmeden son kez baktı, emin olmak için. Doğrusu yanımdakiler de anlamadılar.

Uludağ’ın ihtişamlı ayaklanışı, doğanın betonlaşmaya başkaldırışı, yol kenarındaki çocukluğumuzu hatırlatan doğal su kaynaklarının bize sunduğu nostaljiyi bir kenara bırakıp Azra’nın ne yaptığını merak eder hale geldik.

Piknik alanına varıncaya kadar üç defa daha durduk. İniş güzergâhımız farklı olunca iki defa daha durmak zorunda kaldık. Artık niçin durduğumuzu biliyorduk. Zira piknik esnasında Azra’nın babasına sordum neden duruyoruz, diye. Kızının hayvanlara olan düşkünlüğünü anlattı. Harçlığıyla aldığı küçük plastik kaplara akşamdan yiyecekler hazırlayarak onları bu şekilde beslediğini, anlattı. Eğitimi dışındaki bütün enerjisini onlara ayırdığını, onların dışında hiçbir şeyin ilgisini çekmediğini söyledi. Sonradan anladım ki bizim hayat hakkı tanımadığımız küçük dostlarımızın umudu yüklüymüş o çantaya. Kim bilir o küçücük yüreğine kaç barınak, kaç yuva sığdırmıştı? Bir an, Azra’nın penceresinden bakınca hayata kendimi eksik hissetmeye başladım. Küçücük yüreğiyle bize neler öğretiyordu, anlatmadan. Sadece göstererek.

Onun gözlerinde bizim göremediklerimize açılan bir pencere vardı. Baktığımızda bizim göremediklerimizi gören bir çift göz. Doğa dostlarını gördükçe tebessümü anımsayan dudakları, onların çaresizliğini yorgan yastık yaptığı uykusuz geceleri vardı. Durgun deniz gibi suskun, insanlığa küs olsa da doğa dostlarına açılan sonsuz merhameti vardı.

Azra’nın durgun ve suskun oluşunun sebebini anlıyordum artık. Biz özgürleştikçe, doğayı hunharca kullandıkça onun dostları nefes alamıyor, hapsoluyordu. Onları sahipsiz ve yetim görüyordu Azra.

Son olarak şunu anladım ki Azra evinde altın kafeste hapis, doğa dostlarının yanında özgürdü. Ondandı insan içinde ifadesiz bakışları, ondandı insanlardan kaçışı. Ondandı sessiz isyanı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir