Müdür

Büyüdüğümü, isteklerimin ve düşüncelerimin değiştiğini fark etmeyen bir babam vardı. Kim istemez huzurlu bir evde yaşamayı? Akşam eve geldiğinde boynuna sarılacağı bir babası olmasını? Eski günlerdeki gibi. Büyüyordum, büyüdükçe özellikle babamdan uzaklaşıyordum. Bir zamanlar kucağına koşmaktan hoşlandığım babamın artık yüzünü görmek istemiyor, bulduğum her fırsatta odama kapanıyor, sosyal medyada zaman geçiriyordum. Derslerimin de iyi olduğu söylenemezdi. Öz güvenimi yitirmek üzereydim. Ama bahanem hazırdı: İlgisiz ebeveyn.

Kendimden çok anneme üzülüyordum. Babamın beni terbiye edemedi bahanesiyle anneme yüklenmeleri canımı iyice sıkmaya başlamıştı. Aramızda pinpon topu gibi gidip gelmekten hırpalanan, sürekli annem oluyordu. Katlanıyordu, annelik içgüdüsüyle.

Anneme rağmen kendimi bu eve ait hissetmiyordum. Birlikte huzur içinde oturup sohbet ettiğimiz, güldüğümüz bir ânımız yoktu artık. Üniversite bahanesiyle uzaklaşmayı kafama koymuştum bir kere.

Uzun zamandan sonra babam eve misafir geleceğini söyledi. Tuhaf olan ise babamın yeni müdürü misafirliğe gelecekti. Oysa doğru olan bizim onlara “hayırlı olsun”a gitmemizdi. İkinci tuhaflık da her zamanki asabiyeti yoktu babamın. Kulak misafiri olduğum şeyler bize göre şeyler değildi.

Annem, babamı mahcup etmemek için tüm hünerini gösterdi. Yöresel yemekler yaptı özellikle. Antepli olmak kolay değil. Sorumluluk ister. Söz konusu yemekler ve tatlılarsa. Öyle de oldu. Müdür ve eşi Ege yöresi yemeklerle büyümelerine rağmen her şeyi muhteşem buldular.

Yemekten ziyade müdür ve eşinin uyumu, kibarlıkları, benden beş yaş küçük oğullarına olan yaklaşımları dikkatimi çekmişti. Zaten bir müdürün, çalışanına misafir olmasında bir hikmet olmalıydı. Özellikle Yusuf Emre’nin arada bir “Yeşim abla” değişi içimi okşadı. Kardeşim gibi sarılmak istedim. Sarılmaya hasret bedenimle. İçimden, “Biz neden böyle olamıyoruz?” diye geçirdim. Birazdan gidecekler. Bu rüya da bitecek. Keşke hep böyle kalsa hayat, diyorsunuz çaresizce.

Rüya bitmedi. Babam her geçen gün biraz daha üstüne koyarak eve güler yüzle gelmeye başladı. Önceleri tebessüm, sonraları kahkaha seslerimiz; çatal, bıçak seslerinin önüne geçti. Ben de evden çılgın kaçış planımdan vazgeçtim. Daha çok çalışmaya, daha doğru işler yapmaya başladım. Benim de arınmam gereken hatalarım vardı elbet. Hepsini çöp sepetine attım. Annem çok mutluydu. O gülünce hayat anlam kazanıyordu hepimiz için.

Bütün bunları sağlayan babamın yeni müdürüydü. Prensipleri vardı. Birincisi mutsuz personele tahammülü yoktu. İkincisi iş yeri herkesin ikinci yuvasıydı. Birisinin sorunu, herkesin sorunu demekti. Babamın evdeki tavırları iş yerinde de sürünce müdürün dikkatinden kaçmamış. Onun için evimize gelerek ailenin önemine atıfta bulunmuş. Bunla da yetinmeyip babamı odasına çağırıp kahve ısmarlamış. Gözlemlediklerini kırmadan yapıcı bir üslûpla anlatmış.

Babama sarılıp, “Neydi seni değiştiren babacığım?” diye sordum.

Müdürün, “İyi insan çevresini de mutlu eden insandır. Biz hayata yeni bir pencere açarsak oradan hem güneş hem temiz hava girecek daha rahat nefes alıp sağlık düşünebileceğiz. Bunu seni sevenlere, özellikle sana bel bağlayanlara fazla görmemelisin,” demesi oldu.

Babamın sesi donuklaştı. “Size çok haksızlık ettiğimin farkındayım kızım,” deyip sarılınca ikimiz de ağlıyorduk. Mutluyduk. Annem mutfaktan ortak oluyordu mutluluğumuza.

Zor değil birbirimiz için sihirli bir cümle kurmak, onları hayata bağlamak. Sevginin sermayesi yoktu. İsterseniz yüreğinizden şelale olur akar. Babam da öyle yapmıştı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir