Temmuz

Sokaktan her geçişimde mahallelinin hiç eskimeyen merhametli bakışları, daha yakınımdakilerin başımı okşayışı, hali vakti yerindekilerin zorla harçlık verişlerine alışmış olsam da 15 yaşına girdiğim bugünde bunu sorgulamaya başladım. Üstelik mahallede benden eli yüzü daha düzgün, çalışkan, saygılı, benim gibi annesiz çocuklar varken. Kafamı meşgul eden bu girift düşüncelerle akşama doğru taze ekmek getiren mahalle bakkalına girdim. Yaşlı babamla bir başımıza olduğumuzdan iki sıcacık ekmek bize yetiyordu. Babam da doğum günüm için pasta, içecek ve 15 mum getirecek, kendi aramızda mütevazı bir yaş günü daha kutlayacaktık. 

Nedense ekmek henüz gelmemişti. Temmuzun kavurucu sıcağından korunmak için Bakkal İrfan Amca’dan izin alarak klimanın altına çöreklendim. Ne ben içeri girenleri görebiliyordum ne de onlar beni görebiliyorlardı. Kafamdaki düşüncelerle öylece meşgulken müşterilerin İrfan Amca’yla konuşmaları sesi iyice kısılmış fon müziği gibi duyuluyordu. Benim gibi taze ekmeği soran Akif amca -kendisi mahallenin saygın insanlarındandır- sesi hemen dikkatimi çekti. Burada olduğumu bilirse yanıma gelir, oturur, her zamanki gibi başımı okşar, harçlık verir, diye içimden geçirdim. Ekmeğin henüz gelmediğini, az daha beklemesi gerektiğini, benim de ekmek beklediğimi Bakkal İrfan Amca’dan duyunca, “Sağlık olsun, biraz daha bekleriz,” dedi. Yalnız benim kuytu bir yerde tüm konuşulanlara kulak misafiri olduğumdan habersizdi. İrfan Amca’ya içerlenerek, “Demek Temmuz da ekmek bekliyor. Garibimi ne annesi ne babası sevebildi. Keşke bugünlerini görebilselerdi?” deyince ben temmuz sıcağında buz kestim. İrfan amcanın daha konuşacağı belli Akif amcaya müdahalesi beni iyice kuşkulandırdı. Zaten kafamda oluşan sorulara cevap bulamamışken buna bir yenisi daha eklendi. Ne demek “annesi, babası doyamadı?” Tamam, annem beni doğarken vefat etmiş; ancak babam yaşlı ama yaşıyor. Bütün bu yaşananlarla cebelleşirken ekmek arabasının sesiyle irkildim. Akif amcanın ekmek alıp gitmesini bekledikten sonra doğruldum. Bakkal İrfan amcayla göz göze geldik. Ne ben bir şey sordum ne de o olanlara izahat getirdi. Kuşkulu bakışlarımız bir müddet birbirini kestikten sonra iki ekmeği alır almaz oradan uzaklaştım. İrfan Amca’nın bir müddet arkamdan bakakaldığından eminim. Çünkü ben sıkı ve heyecanlı adımlarla tüm olanlara açıklık getirmek için eve yürürken, bir gözüm arkada az önce orada yaşananlara İrfan amca gibi takılmıştım.

Etrafı tahta çitle çevrili, mis kokulu çiçeklerle örülü bahçemizden, küçük; ama ferah evimize her zamankinden hızlı girdim. Beni doğum günümden çok onca yıldır mahallede yaşadıklarım, az önce olanlar ilgilendiriyordu. Bunların cevabını henüz eve gelmeyen babamdan başkası tam olarak bilemezdi. Ekmeği poşetten çıkarmadan masaya bıraktım. İki elimi başımın arkasından kavuşturarak kanepeye sırtüstü uzandım. Bilinmezlikler o kadar artmıştı ki babamın geciktiği her saniye biraz daha boğuluyordum. Bu şekilde daha fazla uzanamadım, bu kez başım iki elimin arasında, dirseklerim dizimde ağzı üste oturmaya, ayağımın birini olduğu yerde sallamaya başladım. Heyecanım arttıkça artıyor, kontrolü kaybetmeye başlıyordum. Derin bir of çekerek doğruldum. Doğrulmaz olaydım. Karşımda oldum olası girmeme izin verilmeyen oda vardı. Babam da ne hikmettir bilinmez bir tek benim doğum günlerimde yani 15 Temmuzda, o da beni uyuttuğunu sandığından sonra odaya girer, kapıyı arkadan kilitler, bir müddet sonra kapı deliğinden görebildiğim kadarıyla gözleri kan çanağına dönmüş, göz torbaları kendini iyice salıvermiş bir halde çıkardı. Bir de nedense her cuma akşamı Kuran-ı Kerim’i girmeme izin vermediği odada okurdu. 15 yaşına girdiğim ve liseye başlayacağım bu yılda artık her şeyi öğrenmek hakkımdı. Ayrıca adım neden Temmuz. Mahallede benden başka kimse bu adı taşımıyordu. Adımın okunduğu ortamlarda insanların garip bakışları artık rahatsız ediyordu beni.

Karanlık iyice çökmüş, babam gecikmişti. Pencereden dışarı baktım. Görünürde bir şey yoktu. Bahçe lambasını yaktım. Bir daha baktım. Hâlâ yok. Üstelik evin girişine döşenen çakıl taşlarında, babamın ayak seslerini duymamak mümkün değildi. Her şeyden şüphe duymağa iyice paranoyak olmaya başladığım şu sıralarda babamın neden bu kadar yaşlı olduğunu da sorgulamıyor değilim. Yaşıtım hiç kimsenin babası bu kadar yaşlı değildi. Ancak dedeleri bu kadar yaşlıydı. Çakıl sesleri gelir gelmez, bahçe kapısına bir koşu yöneldim. Babamın elindekileri aldım. Biraz soluklandıktan sonra koluma girerek eve kadar birlikte yürüdük. Aklımda babama soracaklarım tüm canlılığını koruyorken her zamanki sevecenliği ile çektiği acılara aldırış etmeden yüzüme tebessüm etti canım babam. Akşam yemeği sonrası doğum günü pastam orta yerde beni bekliyordu. Pamuk yüzü geçmişin izlerini tüm derinliğiyle taşıyan babam bana hissettirmeden gizemli kapıya hüzünlü hüzünlü bakarken aynadan bana yakalanıvermişti. Bir müddettir unuttuğum sorular yine aklıma geliverdi. Geri dönüşü yoktu, her şeyi öğrenecektim. Kararlıydım. Babam diyabet hastası olduğu için pastamdan ufak bir dilim verdim. Tam sırası diyerek söze daldım. Birazdan beni uyutacağını, sonra her 15 Temmuz’da olduğu gibi gizemli odaya gireceğini, çıkarken epey sarsılmış olacağını, herkesin neden sürekli bana acıdığını, başımı okşadığını, adımın neden Temmuz olduğunu, hatta neden bu kadar yaşlı olduğunu bir çırpıda cesaretimi toplayarak soruverdim. Babamın nutku tutuldu. Zaten az olan pastası boğazından geçmedi. Gözlerini gözlerime dikerek, “Artık vakti geldi, her şeyi öğrenmek senin de hakkın. Zaten günlerim de sayılı. Bu sırla daha fazla yaşayamam,” dedi. Sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim. Ama her bir şeyi az sonra öğreneceğimi anladım. Babama kalan pastasını bitirmesini, acele etmemesini söyledim. Öyle de yaptı. Beni, “Buradan başlayalım,” diyerek gizemli odaya götürdü. Kapıyı açar açmaz mistik bir hava bizi karşıladı. Babam elektrik düğmesine basar basmaz dört bir yanı fotoğraflarla kaplı oda beni dehşete düşürdü. Ortalık savaş alanını andıran fotoğraflarla doluydu. Tankların ezdiği araçlar, insanların tankın üzerine çıkışı, birkaç kişinin canını hiçe sayarak tankın önüne yatışı, her tarafı saran gururumuz Türk bayrakları ile tam bir halk direniş… Karşı duvarda kocaman puntolarla aydınlatılmış “15 Temmuz Demokrasi Şehitleri” yazısı hemen altında cennetin habercisi nurun aksettiği biri erkek diğeri bayan iki gencecik fotoğraftan gözlerimi alamadım. Ne olduğunu anlayamadığım bir yakınlık beni onların yanına iyice çekiverdi. Derinden daha derinden bakarken babam gözleri dolmuş halde ellerini omzuma attı.

“Sen ağlıyorsun, bunların bir anlamı olmalı, bir film sahnesi değil herhalde. Tamam, geçmişte yaşanan darbeyi duydum; ama bunun bizimle ne ilgisi var?” duyduğum cevap yeni sorular sormamı gerektirdi.

Babam durmadan, “Çok ilgisi var, çoook,” diyor bir yandan yaşaran gözlerin sel olup çizgilerden aşağıya boşanıyordu. Babamın bunu kaldıramayacağını anlayınca onu salona getirdim. Bir bardak su verdim. Gözlerime her zaman o tebessümün altında sakladığı hüzünle bakarak, “Onlar kim biliyor musun? Onlar senin baban ve annen. Ben senin dedenim,” dedi. Utancından gözlerini gözlerimden kaçırdı. Kimyam altüst olmuş ne yapacağımı bilemez halde babam sandığım dedemin yanına giderek ona dayanak oldum. Bu gerçeği neden sakladığını merak ettiğimi bilmiş olacak ben sormadan o anlatmaya başladı. “Seni kendi adıma kaydettim; çünkü babasızlığın ne olduğunu çok iyi bilirim.” Ben her şeyi en baştan anlatmasını söyledim. “Tamam,” dedi.  Derin bir of çekerek anlatmaya başladı, “Ülkemiz cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa büyümeye, gelişmeye başlamıştı. Ülkemiz kalkındıkça dış mihraklar içimizdeki hainler vasıtasıyla nifak tohumları ekmeye, devletim tüm kurumlarına sızmaya, milli egemenliği tehdit etmeye başladılar. O dönemin hükümeti olanları fark eder etmez onları tasfiye etmeye başladı. Elli yıldır yapılanan ve adına FETÖ dediğimiz din istismarcıları, içimizdeki hainler 15 Temmuz 2016 Cuma akşamı hain emelini gerçekleştirmek için elindeki devlete ait tüm olanakları kullanarak kan kusmaya başladılar. Gördüğün o fotoğraflar o geceye ait. Helikopterler, uçaklar, askerler her yandan Mehmet Akif’in Çanakkale Savaşı’nda dediği gibi ölüm yağdırıyorlardı. Cumhuriyet tarihinde klonlanmış darbeler yüzünden ne milli egemenliğimizi tam yaşayabildik ne ekonomimizi düzlüğe çıkarabildik ne de çağdaş, muasır medeniyetler seviyesine çıkabildik. Halkın gördüğü işkenceler, idam edilenler, geride bıraktıkları acılar ve yıkımlar da cabası.  Bu halk ‘27 Mayıs 1960 İhtilali’nde, ‘12 Mart 1971 Muhtırası’nda, ‘12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi’nde susmuş, sinmiş, geri adım atmış olabilir. Ancak 2016 yılı herkesin milli egemenliği özümsediği, tam demokrasiye inandığı, artık boynuna boyunduruk asılmasına izin veremeyecek kadar özgürleştiği bir yıldı. Öyle de oldu. ‘Ölümüne, ölümüne’ diyen, sırtından kefeni asla çıkarmadan yoluna devam eden bir liderin işareti demokrasiye inanmış herkesi yaşlısından gencine sokağa döktü. İşte o gece sana hamile anan da, babanda, ninen de, ben de öyle yaptık. Abdest alıp namaz kılıp sokaklara döküldük. Boğaz’ı kesen tanklara karşı hep birlikte omuz omuza iman dolu göğüslerimizi siper ederek yürüdük. İslamiyet’ten dem vurup Kuran-ı Azim Şan’a karşı gelerek hayatlarımıza kastettiler. Elimizde bayraklarla diplerine kadar sokulmuşken önce tehditler yağdırdılar. Annen, ‘Ben hamileyim, siz bekleyin, beni dinlerler, ben onlara ne zarar verebilir ki?’ diye peygamber ocağının Mehmetçiği diye güvenerek yanlarına gider gitmez, insanlıktan nasibini almamış caniler annene kurşun yağdırdı. İlk şehidimiz annen oldu. Zorla anneni oradan hastaneye yetiştirdik; ancak çok geçti. Doktorlar bir tek seni kurtarabilmişlerdi. İnsanların inançları üzerinden içimize sinenlere karşı demokrasinin zaferi anısına adını Temmuz koydum.”

“Ya babam, ninem? Onlar nasıl şehit oldular?” diye sordum.

“Annenin ölüm haberi üzerine babanın gözleri iyice karardı. Gözleri bir şey görmez oldu. Tankın üzerine çıkıp hainlerden bazıların aşağı atmaya başlamışken içeriden açılan ateş sonucu yere düşerek şehit oldu. Ninen oğlunun yere düşüşünü görünce dayanamayıp yerden kaldırmaya koştu. Hainler durur mu? Nineni de tankın altında ezdiler. Böylece sen ve ben kaldık. Bir de vatan, bir de bayrak, bir de millet, bir de devlet.” 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir