Böyle Tatil Görmedim

Yaşıtım kuzenimi ilk defa görecektim. Nihayet babamı ikna edebilmiştim. İnatçı mı inatçı biriydi babam. Küsmüş, çocukken terk etmiş doğduğu ve doyduğu balıkçı kasabasını. Dedem de ondan inatçı, düşmemiş peşine. İçine atmış acısını anlaşılan. Ölmüş birer yıl arayla dedem ve ninem. Cenazelerine yüzü tutmadığı için gitmemiş, gidememiş babam.

Babamdan izin koparabilmek için az çalışmadım TEOG’a. Nihayet onun istediği okulu tutturunca kuzenimi görebilmek için izin koparabildim. Annem de benim gibi ısrarcı olsa da ailece gitmeye ikna edemedik babamı. İlk defa yalnız çıkıyordum yolculuğa; ama tedirgin değildim. Yol boyu heyecanla mutluluğu bir arada yaşıyordum. Sosyal medyadan tanıdığım kuzenimi daha yakından tanıyacak, doyasıya sarılabilecektim babamın dağ gibi büyüttüğü hasretleri silmek için. Kolay yolculuk olmuyordu. Neticede beni neyin beklediğini, nasıl karşılanacağımı bilmeden büyük bir beklentiyle gidiyordum. Sonunda hayal kırıklığı yaşamak da vardı. Sahil boyu yol alıyor, buram buram deniz kokusunu hissediyorken, “Acaba amcam da babam gibi inatçı, otoriter ve sert mizaçlı biri mi?” diye düşünmeden edemiyordum. Mutluluk, merak, endişe, kuşku… Duygularım alt üst olmuştu.

Rampadan inerken güneşin batışıyla denizin genç bir kız gibi kına gecesine hazırlanışına,  dört bir yanı meyve ağaçları ve üzüm bağlarıyla yeşile doyan, hele hele her biri bir evin rızkı için sahile sıralanmış rengârenk küçük balıkçı kayıklarına ev sahipliği yapan küçük balıkçı kasabasına hayranlıkla bakakalıyordum. “Babam burayı terk etmek için deli olmalıydı,” demeden edemiyordum. İtiraf etmeliyim biraz da öyleydi.

Kasaba meydanına inerken cebimden adresi çıkardım. Aslında, “Kime sorsan evi gösterir,” demişti babam. Ne adrese tam bakabilmiş ne de babamın dediklerini zihnimden tam geçirebilmiştim ki arkadan boynuma birinin sarıldığını hissettim. Önceleri tedirgin olsam da gül kokusu bu sarılmaya eşlik edince içim biraz rahatladı. Merakla döndüm. Fotoğraflarda gördüğüm kuzenim canlı kanlı karşımdaydı. İki eli hâlâ boynumda benim tepkimi bekliyordu. Tepki göstermedim. Sarılabildiğim kadar sarıldım. Büyüklerimizin bizden esirgediği, kaçırdığı, sakladığı duyguları paylaşmak için sarıldık.

İbrahim öyle bir sarıldı ki üzerimdeki endişe ve korkuyu bir celsede aldı. “İyi ki gelmişim,” dedim. Amcam Necati’nin, oğlu İbrahim’den geri kalır yanı yoktu. Sarıldıkça sarıldı, öptükçe öptü yanaklarımdan. Ben de sarıldım. Öptüm ellerinden. Bakıştık bir müddet. İkimiz de eminim araya duvar ören babamı geçiriyorduk akıllarımızdan. Sırayla yengem ve küçük kuzenim Nur da çok içten karşıladı beni. “Kendi evimde gibi” lafı hafif kalırdı bu ilgiye. Düşlediğim yuvadaydım. Her şey o kadar doğaldı ki üzerinizde negatif enerji bırakmıyordu. Bakan gözler, konuşan dudaklar hep gülüyordu. İçim kıpır kıpırdı. Akşam hiç bitmesin istiyordum.

Gece uyumadan Nur’un, “Egehan ağabey hoş geldin,” deyip sarılışına bir daha duygulandım. Uzun zamandır unuttuğum mutluluk gözyaşlarıyla uyudum.

Sabahın ilk ışıkları gözlerimi okşarken penceremin tüllerini yalayan tatlı esinti tenime kadar uzanıyor, huzur veriyordu bedenime. Ellerimi yumruk yapıp gözlerimi ovuşturduktan sonra İbrahim’in yatağında olmadığını fark ettim. Ben de uyandım. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra bahçede kurulan kahvaltıya davet edildim. Nur’un yüzüne yansıyan masumiyeti ve utangaç tavırlarıyla bana kılavuzluk yapması o kadar hoşuma gitmişti ki! Kendinizi değerli hissediyordunuz. Bir yerden bir yere bağırılarak, “kahvaltı hazır” denmiyordu, bizim evde olduğu gibi.

İbrahim’in fırından aldığı sımsıcak tırnak pidelere Nuray yenge doğal tereyağını gezdirip ilk benim önüme koyunca göz göze geldik. Yağ gibi içime aktı bakışları. Kalbinden geldiği gibi davrandığı o kadar belliydi ki! Gül kokan bahçeye, denizle bütünleşen masmavi gökyüzüne, üzerimdeki ilgiye o kadar dalmışım ki Necati amcamın, “Nasıl rahat uyuyabildin mi Egehan?” sorusunu duyamamışım. İbrahim dürtünce kendime gelebildim. “Çok özür dilerim Necati amca. O kadar dalmışım ki yaşadıklarıma, yaşattıklarınıza büyülendim doğrusu,” deyince Necati amca tekrar sordu. “Rahat kelimesi yetersiz kalır. Sadece bedenim değil, ruhum da dinlendi. Tatmadığım duyguları yaşıyorum. Çok teşekkür ederim,” dedim.

“Görevimiz. Sen bu evin bir parçasısın. Sakın yabancılık çekme. Birazdan İbrahim seni gezdirir. Ben iş yerine gidiyorum. Oraya da beklerim.”

İbrahim’le göz göze geldik. İbrahim kafasıyla onaylayınca, “Tamam, Necati amca. Hayırlı işler dilerim size.”

“Allah’a emanet olun,” deyip sofradan kalktı Necati amca. Bahçedeki çeşmede ellerini, ağzını yıkayıp ahşap bahçe kapısından sessizce çıktı.

Sıra bize gelmişti. İbrahim, “Rahat kıyafetlerini giyin, çok işimiz var,” deyince şaşırdım. Gezmeye çıkacağımızı zannediyordum.

Merakımı sonraya saklayıp, “Tamam,” dedim.

İkimiz de yazın sıcağını dikkate alarak spor giyinmiştik. Evden çıkmadan bir elin arkadan beni dürttüğünü fark ettim. Döndüm. Nur’un güneşin yakıcı sıcağından korunmam için bir elinde siperli şapkayı bana uzattığını gördüm. Dört yaşında bir çocuğun beni düşünmesinden oldukça etkilenmiştim. Hafif dalgalı saçlarının ardına saklanmış kumral teniyle öyle sevecen bakıyordu ki! Aldım şapkayı. Teşekkür ettim. “Öpebilir miyim?” deyince yanağını uzattı. Öptüm. Bir ümit ben de uzattım. Öpüp kaçtı. Mutfakta bulaşıkları yıkayan annesinin bacaklarına sarıldı. İbrahim’le bahçe kapısından çıkarken mutfağın penceresinden bize bakıyordu.

Yeni sulanmış yoldaki toprak kokusunu ister istemez içime çektim. Hoşuma gitmedi değil. Güneş belini doğrultup yükseldikçe yol da kurumaya başlıyordu ayaklarımızın altında. Ne yapacağımızdan habersiz İbrahim’e teslim yürüyordum. Aynı nizamda evler ve bahçelerde yüzünü güneşe dönen çiçeklerin yaydığı kokular içime bir ferahlık kattı. O evlerden birinin bahçe kapısına gelince İbrahim kapıda beklememi söyledi. Kendi evi rahatlığında içeri girdi İbrahim. Evin kapısını çalmadan bahçe çeşmesini açarak hortumu çiçeklerin arasına yerleştirdi. Kapıyı sadece iki defa yumruk yaptığı eliyle nazikçe çaldı. Yaşlı bir teyzenin İbrahim’e para ve bez çanta verdiğini görebiliyordum. Oyalanmadan fırından kepekli iki ekmek aldık. İbrahim iki ekmeği ve para üstünü uzatınca yolda adının Fatma olduğunu öğrendiğim yaşlı teyze para üstünü almadı. Şehirli kafasıyla içimden, “İbrahim bunun için ekmek alıyormuş,” diye geçirdim. İbrahim bahçeden çıkmadan çiçekleri sulayan hortumun yerini değiştirdi. Fatma teyze pencereden tebessümle İbrahim’i izliyordu. O kadar mutlu görünüyordu ki belki de onu hayata bağlayan buydu. Alışık olmadığım duygular yaşıyordum yine.

İbrahim para üstüyle bir şeyler ısmarlar, diye düşünmeye başladım. Tekrar geldiğimiz kasabanın meydanına bu kez alıcı gözle bakmaya başladım, ısmarlayacağı şeyi seçebilmek için. Derli toplu bir yapısı, orta yeri çiçeklerle donatılmış bir meydanı, insanların rahat edebileceği yeşil bir alanı vardı. Etrafı temel gereksiniminizi karşılayabileceğiniz dükkânlarla çevriliydi. Dalmış olacağım, İbrahim’in, elinde oyuncak bir kum kamyonuyla oyuncakçıdan çıktığını son anda fark edebildim.

İbrahim hiç oyalanmadan, “Gidelim,” dedi.

“Sen hiç dur durak bilmez misin?” dedim.

“Yapacak işimiz çok. Önce temel görevlerimizi bir halledelim, sonra keyfimize bakarız.”

İçimden, “Temel görevlermiş. Ya ben ne olacağım, gelmese miydim?” diye yavaş yavaş pişmanlığımı sorgulamaya başladım.

Kasaba küçük olduğu için istediğiniz yere varmanız fazla sürmüyordu. Farklı bir mahalleye geldik. Bu kez eski; ama temiz bir eve gelmiştik. Ben yine dış kapıda beklemeye koyuldum. İbrahim, “Sen de gel,” dedi. Zile basma alışkanlığı yoktu İbrahim’in. Yine yumruk yaptığı eliyle iki defa kapıyı tıklattı. Kapıyı beş yaşlarında siyah saçlı, simsiyah gözleriyle şirin bir çocuk annesinden önce açtı. Açar açmaz kamyoneti gördü. Gözleri parladı. İbrahim’in bacaklarına sarılınca İbrahim de eğilerek kardeşine sarılır gibi sarıldı. “Bak, sana ne aldım Furkan?” deyince Furkan’ın sevinçten gözleri doldu, İbrahim’in yanağından öptü. Furkan’ın annesi mutfak önlüğüyle gözyaşlarını siliyordu. Kamyoneti Furkan’a uzatırken Furkan’ın bakışları içimi dağladı. İnce bir sızı duydum yüreğimde. Artık onları dalgalı görüyordum. Gözyaşlarım yere düştü düşecekti. Arkamı dönüp çaktırmadan sildim kollarıma. Yaptığımdan utanıyordum. Önyargıma yenilmiştim. İbrahim’e bir özür borcum vardı. Fatma teyzenin verdiği parayla bir çocuğu sevindirecek kadar büyük düşünüyordu kuzenim. Bizlerde olmayan bir hasletti bu. Eminim üstüne harçlığını da koymuştu alırken. Oradan ayrılırken o büyük yürek, “Emine teyze bir isteğin olursa her zaman arayabilirsin,” diyordu beni ezen hayata bakış tarzıyla. Şehirli kafam yenilgiye doymuyordu.

Yolda, “Kim bu Emine teyze? Kimi, kimsesi yok mu?”

İbrahim derin bir nefes aldı, büyük adamlar gibi. “Vardı. Artık yok,” deyince biraz sinirlendim.

“Bulmaca gibi konuşma. Ne oldu?”

“Furkan bize emanet.”

“Yemin ederim sen adamı delirtirsin. Sonuç!”

İbrahim yutkundu bir solukta anlatabilmek için. “Güneydoğu’dan kan davasından kaçıp inşaatlarda çalışmak için gelmişti babası. Kasabalı çok sevdi onları. Fazla sürmedi mutlulukları. Buldular izini. Kestiler önünü, acımadan öldürdüler. Hem de eşinin ve çocuğunun gözleri önünde. Bir de benim.”

Bir kez daha önyargıma yenilmiş İbrahim’in neden bir solukta anlatamadığını, yutkuna yutkuna anlattığını şimdi anlayabilmiştim. Kolay değildi elbet, her şeyi yaşatmak, onlara hayatı kolaylaştırmak için can atan bir kuzenimin önünde bir insanın katledilmesi.

Biraz daha soluklandıktan sonra İbrahim, “O günden sonra Emine teyze ve Furkan kasabamızın emaneti oldu. Her ne ihtiyaçları olursa kasabalı ve esnaf yardıma koşar. Ben sadece aracılık ederim,” dedi.

Gerçek zenginlik bu olsa gerek, diye düşünmeye başladım. Küçük kasaba büyük düşünen insanlarla doluydu. Kendimden, çevremden utanmaya başlamıştım onları tanıdıkça. Bizler büyükşehirlerde nefret, hırs ve kibirle büyümüştük. Kent yaşamında öldürdüğümüz her değer, burada yeşermeye devam ediyordu.

Her defasında kendimde olmayan hasletleri öğreniyordum. Hayata, insanlara bakışım değişiyordu. Heyecan ve merak hoşuma gitmeye başlamıştı. “Şimdi nereye gidiyoruz?”

“Kale içine,” dedi İbrahim.

“Güzel mi?”

“Manzarasına bayılacaksın. Hem deniz hem kasabamız ayaklarımızın altına serilmiş kilim gibi.”

Kasabanın en uzak noktası olsa da fazla zorlanmadan varabilmiştik. Turistik bir kasabanın en fazla turist çeken bölgesiydi tarihi kale. Her milletten insan görebilirdiniz. Kalenin girişinde turistlere hediyelik eşya satan esnaflar vardı. Biz balon satan yaşlı Ali amcanın yanına gittik doğrudan. Yolda Ali amcadan biraz bahsetmişti İbrahim. Yanına varır varmaz balonları İbrahim’e verip ayrıldı yanımızdan. Bir şey anlamadım. Ali amca gelinceye kadar epey balon sattık. Farklı bir duygu daha tatmıştım. Küçük küçük de olsa para kazanmak. Birikince, alın teri de karışınca bir anlamı oluyordu kazandıklarınızın. Uzun sürmedi Ali amcanın gelişi. Teşekkür etti İbrahim’e. Satılan balonların parasını verdikten sonra biraz kaleyi gezip ayrıldık oradan, bir daha gelmek üzere.

İbrahim gittiğimiz her yerde büyük bir gururla kuzenim Egehan diye beni tanıştırıyordu onlarla. Hepsinin çok mutlu olduğunu gözlerinden anlayabiliyordum. Israrla misafir etmek istiyorlardı. Kolay değil tabi İbrahim gibi birinin kuzeni olmak. Ben daha şimdiden onunla gurur duyuyordum. Onca yolu Ali amca öğlen namazını kılsın diye yürümüştük. Emekliydi. Geçinebilmek için ek iş yapıyordu Ali amca. İşlerin en iyi olduğu saat öğlen namazına denk geliyordu. Gelir kaybı olmasın diye İbrahim böylece katkıda bulunuyordu ona. Ne ince bir düşünce? Tekrar iyi ki gelmişim demeye başladım.

Kasabaya inerken İbrahim’in telefonuna mesaj geldi. Mesajı okuyunca adımlarını sıklaştırdı. Neler oluyor, diye sormak yerine hoşuma giden sürprize ben de adımlarımı sıklaştırdım. İbrahim önde ben arkada kasabanın tek pastanesine girdik. Paketlenmiş, içine mumları konmuş dört doğum günü pastası masanın üstünde bizi bekliyordu. Selamlaştıktan sonra İbrahim para ödemeden hepsini aldı. Kapıdan çıkınca ikisini ben aldım. Bunlar ne, diye sormadan İbrahim anlatmaya başladı. “Kasabamızda beş yaşına kadar her çocuğa doğum günü pastası hazırlarız. Ödemesini her ay kasabanın bir zengini yapar.”

Şaşırdım. Sabahtan beri şaşırmaktan başka bir şey yaptığım yoktu zaten. Acıktığımı unutmuşum. Karnım zil çalınca İbrahim gülmeye başladı. “Bunları teslim edelim, sana güzel bir balık yediririm,” dedi.

“Bana uyar.”

Doğum günü pastalarını verdiğimiz çocukların mutluluğunu ömrüm boyunca unutabileceğimi hiç zannetmiyorum. Çocuk ve ebeveynlerinin İbrahim’e olan güvenleri, saygıları kıskanılmayacak gibi değildi. Hayatın bu yüzünü de görmüş oldum. Adam olmak böyle bir şey olsa gerek, diye düşünmeye başladım. Hem gururlandım hem neden ben de böyle biri olmayayım ki diye gıpta etmeye başladım.

Balıkçıda, “Kuzenim Egehan,” diye beni tanıştırdı. Ne yediğim balığın lezzeti ne misafirperverlikleri aklımdan çıkar. “İbrahim’in misafiri, bizim de misafirimizdir,” dediklerinde inanılmaz duygulandım. Üstelik para da almadılar. Babama yine kızmaya başladım. Bu kasaba, bu insanlar nasıl terk edilir, diye.

Yemek sonrası balıkçı ve lokanta yemek artıklarını alıp kasabanın farklı noktalarındaki kedi ve köpek yemek taslarına bölüştürdük. Sularını tazeledik. İnsanlarla hayvanların uyum içinde huzurlu yaşadıklarına tanık olmak hoşuma gitti. Bir yere hapsedilmeden, boyunlarına ip atılmadan özgürce yaşayabiliyorlardı.

Gün akşama dönmeden şunu net olarak anlamıştım: Burada herkes aynı yaşta gibiydi. Büyüyen bir şey varsa o da insanların yürekleri, birbirlerine olan güvenleri, yardımlaşmaları, dürüstlükleriydi. Onun için her şey burada eşitlemişti. Burada hiç kimse kötü bir şeyi başlatmaz; ama hep bitiren olurlardı. Yaşamlarında kötülük yoktu, onları iyileriyle değiştirmişlerdi. Burada herkes birbirinin ümidiydi. Varsa bir acınız siz söylemeden emiyor, alıyorlardı bedeninizden. Varsa bir sevinciniz, mutluluğunuz paylaşarak çoğaltıyorlardı. Doğanın ahlakıyla yaşıyor, güneş gibi ısıtıyor, ay gibi karanlıkları aydınlatıyor, deniz gibi engin hoşgörü dalgalandırıyor, gökyüzü gibi birbirlerine çadır oluyorlardı. Hadlerini ve haklarını biliyor, dünyayı lekelemeden yaşıyorlardı.

Gece uyumadan sordum İbrahim’e, “Bunu nasıl başarıyorsunuz?”

“Neyi?”

Şaşırmakta haklıydı. Onun için yaşadığı her şey doğaldı. “Hoşgörülü, yardımsever, çalışkan olmayı.”

İbretlik bir cevap verdi, “Seni seviyorum demenin, içten sarılmanın bir bedeli yok ki. Neden esirgeyelim ki birbirimizden? Selamlaşma, güven, mutluluk, paylaşma, iyilik, tebessüm herkesin ihtiyacı olan temel duygularsa bırakalım aramızda dolaşıp dursun. Onu kaçırıp saklamanın, yerine nefret, hırs, şiddet, acı gibi hayatı zehreden duyguları ortaya çıkarmanın kime ne yararı olabilir ki?”

Bu kadar basitti, bu sorunun cevabı. Bunu bana bir günde öğreten kuzenimdi. Bir daha gururlandım. Sıkı sıkı sarıldım. Aramızdan hiç kaybolmasın diye aramıza sıkıştırdım mutluluğu. İhtiyacım vardı çünkü. İbrahim’in bir günü benim ömrüme bedeldi. Ömrümü toplasam İbrahim’in bir gününe denk gelmezdi.

Burada yaratılmış her şey çok değerliydi. Çiçekler koparılmak için değil, koklanmak için; hayvanlar esir edilmek için değil, özgür yaşamak için; çocuklar acı çekmek için değil, mutlu olmak için yaşatılıyorlardı.

Sabah olmuş, kararımı vermiştim. Ne yapıp edip babamı emekli olacağı bu yılın sonunda kasabasına dönmeye ikna edecektim. Babam inatçı olsa da kasaba halkı bana her zaman “iyilik ve doğru kazanır”ı öğretmişti ne de olsa.

Kahvaltıda Necati amcam bana, “Dün akşam geç geldim. Soramadım. İbrahim’le dün iyi vakit geçirebildin mi?”

Hiç düşünmeden, “Babamın on beş yılda öğretemediklerini bir günde öğretti,” dedim.

Necati amcam kafasın kaldırıp İbrahim’e, “Egehan’a bir tek şeyi öğretememişsin,” deyince şaşırdım. Cümlenin devamı gelmedi. Ne demek istediğini anlamadım. İbrahim’e baktım. Kafasını hafif yana eğerek “anlatırım” mesajını verdi. Kahvaltının bitmesi ve Necati amcamın ne demek istediğini İbrahim’den öğrenmek için sabırsızlanıyordum. Necati amcam işe gidince İbrahim’i dürttüm. Biz de kalktık.

Hemencecik sordum, “Bir tek neyi öğretmemişsin bana?”

“Büyüklere, özellikle babaya ve anneye olan saygıyı. Bizim değerlerimiz arasında bir ebeveyn ne olursa olsun saygıyı hak eder.”

Hayatımın dersini almıştım. Bu da demek oluyor ki babamı kırmadan ikna etmeliydim. Acı; ama iyi bir son dersti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir