Ağa’m

Yaz tatili için epey hayal kurmuşken bu yıl tatili dedemin köyünde geçireceğimizi öğrenince içimde bir acı, kalbimde bir kızgınlık hissettim. Daha dokuz yaşındaydım. İtiraz etme şansım yoktu. Hele 1970’li yıllarda hiç kimse bir büyüğüne bırakın kafa tutmayı, karşı gelmeyi, en ufak bir saygısızlık edemezdi.

Fazla uzak olmayan köy yolu bitmek bilmiyordu. Kanal boylarından, henüz sararmayan, yeni yeni başak vermeye başlayan buğday tarlalarından geçiyor, hiçbir şey hissetmiyordum. Daha varmadan dönüşümü hayal ediyor, gülümsüyordum. Benden iki yaş büyük amcamın oğlu Cemal de geliyordu. O çok mutluydu. Sık sık gidip geliyordu zaten. Doğa ve hayvan aşığıydı. Ben de mahallede arkadaşlarımla top oynamayı, evimizin hemen altından akan çayda balık yakalamayı seviyordum. Çorak ve ıssız dağlarda, kocaman meralarda, farklı hayvanlarla vakit geçirmeye alışık değildim. Hele hele erken uyanmaya hiç alışık değildim. Şehirde yedi olmadan uyanıyorduk; ama köyde güneş doğmadan uyandırılacağımızı Cemal’den öğrenmiştim.

Ben yol boyu kaşları çatık arka koltukla kapı arasına büzüşmüş, arada bir göz ucuyla yan camdan geçtiğimiz tarlaları, uzakta beliren dağları küskün gözlerle seyrederken kuzenim arka koltuğu ortalayarak bir elini öndeki sağ koltuğa diğer elini babamın koltuğuna dayamış etrafı en ince detayına kadar inceliyor, heyecandan bir oturuyor bir kalkıyordu. İkide bir, “Şu karşımızdaki dağın yamacında…” deyip duruyor sinirlerimi alt üst ediyordu. İstemeden baktığım dağ için içimde ne kadar kötülük varsa geçirdim.

Dikiz aynasından moralimin bozuk olduğunu anlayan babam, “Sıkma canını alışırsın. Gör, bak alıştıktan sonra sürekli gelmek isteyeceksin,” diyordu.

“Deresi var mı, top oynayacağımız düzlük var mı peki?”

Kuzenim, “Var olmasına var; ama fırsat bulamaz kimse. Herkesin işi gücü var, en yoğun dönem.”

Sinirlendim, “Ne yani şimdi siz beni tatile mi götürüyorsunuz, çalıştırmaya mı?” dedim.

“Burada çalışmak eğlencelidir. Hiç sıkılmazsın. Zaten topu topu bir ay sonra gelip alırım seni. Baktın dayanamıyorsun, gene gelir alırım. Ancak hemen pes etmek yok. Biraz sabredeceksin. Dedeni ve buraları da çok seveceksin,” dedi babam.

“Dedem beni seviyor mu peki? Sevseydi bir kere olsun gelip görürdü,” dedim üzülerek.

Kuzenim savunma avukatı gibi atıldı hemen, “Dedemizi cumadan cumaya görür herkes. Sürekli çalışır. Doğa ve dağ aşığıdır. Ondan öğreneceğimiz çok şey var.”

Kuzenime oldukça sinirlendim, “Sen öğrendin de ne oldu?” dedim.

Bu sefer babam kuzenimin avukatlığına soyundu, “Daha ne olsun? Doğayı, hayvanları, çalışmayı sevmeyi öğrendi ya!”

Köye varıncaya kadar sustum çaresizce. Nihayet köye vardık. Tek katlı kerpiç evler, durumu daha iyi olanların etrafı taş surlarla çevrilmiş özel kesim köşeli kahverenginin değişik tonlarında taşlardan yapılmış otantik evleri gözüme ister istemez ilişti. Evler arası yol patikayı andırıyor, bazılarından alt yapı olmadığından atık sular akıyordu. Suyun etrafını saran haşerelere basmamaya gayret ettim eve yürürken. Bunların hepsini unutturacak bir şey fark ettim köyde. Yol üstünde bir sürü köy gördüm; ama hiçbiri dedemin köyü kadar ağaçlarla yeşillendirilmemişti. Köyün sıcağını, tozunu emiyor, renk katıyordu. Ağaçlar düz kabak ağaçlarıydı.

Dedemin evi hepsinden farklıydı. Bir ev boyu temele sahip olduğu için heybetliydi. Köye adeta tepeden bakar bir edası vardı. Etrafımızı arabadan indiğimizi gören küçük, yarı çıplak çocuklar sardı. Babamın eline bakar gibiydiler. Alışmış olacaklar şehirden her gelen onlara mutlaka sevecekleri bir şeyler getirirlermiş. Babam elindeki çantayı yere bırakıp cebinden çıkardığı horozlu lolipopları onlara dağıttı. Alan sevinçle uzaklaştı. Çocukları mutlu, beklentilerinin boşa çıkmamasını görmek beni gülümsetti. Köydeki ilk gülümsememdi. Doğrusu kızgınlığımı biraz almıştı. Her şey doğaldı: Tabiat, evler, çocuklar, su içen böcekler…

Merdivenler dik ve biz çocuklar için basamakları yüksek olunca çıkmaktan zorlandım. Zamanla anlayacağım gibi dedem de ulaşılması, kalbi kazanılması, gözüne girilmesi çok zor bir insandı. Sanırım evinde onun ruhu vardı. Kendisinden önce evi sizi karakteriyle karşılıyordu. Cemal dedemizi ilk gören olmak için önden ellerini de kullanarak maymun gibi çıkıyordu merdivenleri.

Babam kapıda durduğunda geldiğini belli etmek için korna çalmasına rağmen ninem merdiven başına çıkmış; ama dedem çıkmamıştı. Zaten çıkmazmış. Onu görmek isteyen içeri girer, elini öper, müsaade alarak daha alçakta otururmuş. Dedem evin kocaman salonunu yer minderleri ve hasır yastıklarla oldukça otantik döşetmiş, sadece kendisi için makat yaptırmıştı.

Biz daha köye gelmeden evlerimizde dedemin bahsi geçerken herkes oradaymış gibi toparlanırdı. En ufak yanlışa tahammülü yokmuş. Hata kabul etmezmiş. Disiplinli ve otoritermiş. Tembellerden nefret eder, çalışkanları çok severmiş. Elinden gelmeyen iş yokmuş. Hatta onun suyla çalışan motor yapmaya çalıştığı anlatılır durur. Bunu Rusya’dan göç etmeden orada öğrenmişmiş. Şehri, gürültüyü sevmeyen, doğa aşığıymış. Ekilemeyecek her alanı ağaçlandırırmış.

Merdivenin başına çıktığımızda nefes nefese kalmıştık. Ben ne yapacağımı bilmiyordum. Babam annesinin elini öperken, kuzenim ayakkabılarını ayağından fırlatarak dedemize koştu. Beni en son geçen ay şehirde hastaneye gelirken gören ninem içine çekerek, “Adına kurban Hüseyin!” deyip defalarca öptü. Her tarafım ıslandı. Pek hoşuma giden bir şey değildi; ama onun mutlu olduğunu bildiğimden sorun yoktu. “Ne zahmet ettin oğul,” deyip babamın getirdiği meyveleri alıp içeri geçtik. Bir anda serinlik çöktü üstüme. Ama içim alev alev. Dedem beni nasıl karşılayacak, diye. Kocaman salonu görünce aklıma gelen ilk şey burada ne güzel top oynanır oldu. Sonra karşımda tüm haşmetiyle duran dedemi görünce bütün hevesim söndü. Kuzenim Cemal makattan tek ayağı yere sarkan dedemin bacağına o kadar içten sarılmıştı ki kıskandım doğrusu. Diğer ayağını da benim için zamanla indirir mi acaba, diye içimden geçirdim.

Ninem elindeki poşetlerle mutfağa yönelirken babam utana sıkıla dedeme doğru yürüdü. Dedem istifini bozmadan elini uzattı, eğildi öptü babam. Sonra yer minderine oturdu mahcup. Ben ortada kalmıştım. Babam benden bahsetmeye, “Bu oğlum Hüseyin,” demeye utandı. Diyemezdi zaten. Ayıp karşılanırdı.

İmdadımıza Cemal yetişti. “Ağa bu Hüseyin. Settar Amca’mın oğlu,” deyince babam utanarak kafasını eğdi, kocaman cüssesiyle oracıkta küçüldü. Cemal, “Hüseyin gel, Ağa’mızın elini öp,” dedi. Küçük, titirek adımlarla gidip elini öptüm Ağa’mın. Sonradan öğrendim ki biz Azerilerde gelenek olarak dedeye, ağa; nineye, ana diyormuşuz. Ben dönüşte babamın yanına çömelmeye çalışırken babam çaktırmadan dirseğiyle beni kendisinden uzaklaştırdı. Kafasını kaldırmadan elindeki tespihle çektiği zikre ara vererek, “Hamınız, hoş geldiniz,” dedi. Bir an afalladım. Cemal uzaktan bana seslendi, “Hamınız, hepiniz,” demek. Babam alttan alta bana gülüyordu.

İçimden, “Hayda, zaten bir sürü katı kuralı var, bir de dil problemimiz çıktı. Ben ne anlarım şimdi Ağa’mın dilinden?” diye geçirdim.

Anam yangımızı alsın diye bakır maşrapalarda önce Ağa’ma sonra bizlere ayran ikram etti. Cemal, “Çok özlemişim,” deyip bir dikişte içti. Koyun sütünden yapılmış olacak içmekte zorlandım. Cemal’in hareketlerine tav oldum. Aklımdan neler geçmedi ki, “Bu ne uyumluluk arkadaş? Çok seviyorsan kal burada. Neye gelip sonra beni de arkandan Allah’ın dağına sürüklüyorsun ki?” Kafa atsam içim ancak rahatlayacaktı.

Ayranı bitirene kadar en az on defa öğürdüm. Hem içtim hem Cemal’i andım durdum. Anam boşları toplarken Ağa’m, “Konaklarımızın yemeği hazır mı?”

“Yer sofrasını mutfağa kurdum. Birazdan seslenirim,” deyip çıktı Anam.

Cemal benim manyaklaştığımı fark edince, “Konak, misafir demek yani biz.”

Yüzüm şekilden şekle girdi kızgınlıktan, “Ne kadar da mutlusun Cemal Bey? Ben sana sorarım elbet,” diye içim içimi yiyordu. Babam köşesinde sus pus öylece oturuyordu. Korkudan mı, saygıdan mı pek anlayamadım.

Yemeğe oturduk. Ağa’m gelmedi. Sonra bir baktım onun sofrası ayrı hazırlandı ve önden götürüldü. İçimden, “Ulan hakikaten tam Ağa. Yandığımız gündür. Ben bir ay bu adama nasıl katlanırım? Ne de olsa babam birazdan bırakıp gidecek. Ona göre hava hoş. Cemal desen burada kalmaya dünden razı. Vay anam vay!” dedim.

Yemek farklı; ama lezzetliydi. Hoşuma gitti. Özellikle yağda kızartılmış köy tavuğu. Yemekten sonra çaylarımızı da içtik. Babam müsaade istemeden Ağa’m, “Yolcu yolunda gerek ay bala,” deyip babamı gönderdi. Babam, Ağa’mın elini öptü, geri geri çıktı. Kilolu babam dengesini kaybedip düşecek diye ödüm koptu. İçimi yalnız kalma korkusu kapladı bir anda. Babam kapıya varıp ayakkabılarını giyince Ağa’m babama seslenerek, “Merak eyleme ay bala, uşaklar mene emanet,” dedi. Ağa’m bilmece gibi konuşunca ne yapacağımı bilemedim. Sadece babamın son kez, “Tamam Ağa. Allah’a ısmarladık,” dediğini tam olarak anlayabilmiştim. Şaka maka babam gidiyordu. “Ben ne yapacaktım onca zaman burada?” Karamsarlık kara bulutlar gibi üstüme çöktü. Cemal’e baktım onun için hava günlük güneşlik.

Ağa’m, “Uşaklar bugün eyice bir dinlenin. Erken uyuyun. Erken kalkacağız. Hatta güneşi biz uyandıracağız.”

“Uyumasak daha iyi,” dedim içimden.

Televizyon yok. Rusya’dan getirilmiş ahşap, kahverengi radyoda akşam yedi haberlerini dinlerken Ağa’m bizleri yatmaya gönderdi. Dört odanın birisi bize ayrılmıştı. Cemal yarın olacakların heyecanıyla kafasını koyduğu gibi uyudu. Köye geleceğini bildiği için uyku düzenini önceden ayarlamıştı açıkgöz. Onun için ikide bir Ağa’ma, “Biz uyuyalım, ne de olsa erken kalkacağız,” diyor, beni delirtiyordu. Uyumak ne mümkün? Gözlerim tavanda odanın içini ezberliyordum. Duvardaki Kıbrıs haritalı mavi gece lambasının sarı ışığı git gide odayı aydınlatıyordu. Aslında gözüm alışıyordu. Tavanı tutan kabak ağaçlarının simetrik düzeni dikkatimden kaçmadı. Evi kendisi yapmış Ağa’mın. Ancak o becerebilir bunu. Sağ tarafında duvara gömülü misafirler pardon konaklar için sıra sıra dizilmiş yer yatak ve yorganlarının hepsi pardon hamısı koyunyünündendi. Alışıyor, öğreniyordum. Fena gitmiyordu. Bir de uyuyabilsem. Bu saatte uyuduğumu duysa mahalle arkadaşlarım eminim benimle dalga geçerlerdi.

Kolumda Japon pilli bir saat vardı. İkide bir onun ışığını açıp saate bakıyordum. Lakin zaman demir atmış gemi gibi kımıldamıyordu. Cemal, dünya yansa bir horum otu yanmaz misali derin derin uyuyordu. Alışık olmadığım bir yastıkta uyumaya çalışmak daha zordu. Sonradan öğrendiğime göre kazın anaç denilen en değerli tüyündenmiş. Kolay kolay ele geçen bir yastık değilmiş aslında. Kafanızı koyduğunuzda içine gömülse de asla terletmeyen, hava aldığı için derin uyumanızı sağlayan bir yastık. Alışık olmadığım için ilk günlerde yadırgasam da kısa zamanda alışmıştım yeni yastığıma.

Kaçta uykuya daldığımı bilmiyorum; ama kara trenin siren sesini duyar gibi yatağımdan dik atılarak korkuyla uyandığımı biliyorum. Sanki askerdeydim ve nöbetçi, “Koğuş kalk,” der gibi hissettim. Kim olacak? Ağa’m. Dakika bir, gol bir. Cemal dünden razı hemen uyandı. İnsan uykudan nasıl mutlu uyanır arkadaş, anlamış değilim. Cemal her defasında mutlu uyanıyordu. Zaten masmavi gözleri vardı. Çakmak çakmak odayı aydınlatıyordu mübarek. Sabah oldu zannettim. Ne sabahı? Saatime baktım gecenin dördü. Ulan biz niye uyandık? İki eli arkasında tüm heybetiyle Ağa’m başımıza dikilmiş bekliyordu. “Dışarıda tulumba var. Sırayla birbirinize su çıkarın. Elinizi yüzünüzü bir güzel yıkayın. Sonra çay içeriz,” dedi ve çıktı. Cemal, “Ben biliyorum, hadi gidelim Hüseyin,” deyince uykusuzluğa hiç tahammülüm yok, Cemal’i boğmak istedim oracıkta.

Tulumbanın yanında duran kovadan tulumbaya su boşaltmamı istedi Cemal. Bir şey anlamış değildim. Uykulu halimle soracağıma boşalttım. Cemal hızlıca tulumbanın kolunu aşağı yukarı indirip kaldırdı. Su gelmeye başladı. Bana elimi yüzümü yıkamamı söyledi. Yazın sıcağına aldandım. Aman Allah’ım! Buz gibi su. Suyu yüzüme her vuruşta, “Allah belanı vermesin, Cemal!” dedim durdum. Uyku muyku kalmadı. Su çıkarma sırası bana gelmişti. Cemal omzundaki zamanla Azerice adının peşkir olduğunu öğrendiğim havluyu bana uzattı. Hemencecik kurulandım, yoksa donacaktım. Etrafıma bakındım bizden başka uyanan yoktu. Bir akıllı bizdik yani. Cemal su kaçacak, çabuk tulumbanın kollarına asıl dedi. Bir müddet ara verince meğer su kaçıyormuş. Ben su çıkardıkça Cemal sanki saunada banyo yapar zevkiyle elini yüzünü yıkıyordu. Bu adam bu gidişle beni verem eder diye düşündüm.

Nihayet Ağa’mın sert bakışları arasında eve girdik. Kahvaltı yapacağız zannettim. Önümüze kuru bir çay geldi. Cemal o yaşında kıtlama çay içti. Her bir şeker başparmağım kadar. Ağzında şekeri kırdıkça gecenin sessizliğini bölüyordu adeta. Ben aradım küçük bir parça buldum, çayıma attım. Erimiyor arkadaş. O yıllarda ne toz şeker vardı ne de kesme şeker. Parmak uzunluğunda halkın beşe ona keresteye benzettiği kalın, uzun ve oldukça sert şekerler vardı. Çayımı dökmekten korktuğum için erimeden içmeye karar verdim. Ben hâlâ yiyecek bir şeyler bekliyorum. Bir fırsatını bulup Cemal’e sordum. Meğer sabah namazından sonra kahvaltı yapacakmışız. Bu güne merhaba çayıymış. Sıkı durun, bununla da bitmiyor kahvaltıdan bir saat sonra son bir çay daha içip günlük işlere sonra başlıyormuşuz. O an ölmek istedim. Cemal bunları anlatırken sadece ağzı, gözleri değil kulakları da gülüyordu. Zaten Ağa’m öldürmese Cemal’in bu eziyetleri bir lütuf gibi görmesi beni öldürecekti.

Elimin tersiyle Cemal’e bir tane vurayım diye gerilince merdivenin başında müheykel ve mücessel Ağa’mı iki eli arkasında bize bütün heybetiyle bakarken gördüm. Evin heybetiyle, Ağa’mın heybeti altında kendimi zavallı ve ezik hissettim. Büyük bir hışımla kaldırdığım yumruğumu gerneşiyormuş gibi yaparak yavaş yavaş indirmeye başladım. Yemedi. Ağa’m yemedi. Tepeden Fatih’in topları gibi gürledi. “İndi men sene bir dumbuz goyaram, görersen sen dünyanın gaç bucağ olduğunu, dıngılı bacağsız!” Anam anam yandım. Bu hep böyle tepemde belirecek mi, diye içimden geçirdim. Söylediklerinden aslında bir şey anlamadım; ama kızgın olduğu kükremesinden belliydi. Cemal’e eğilerek, “Dumbuz ne? Silah falan mı?”

Alay eder gibi, “Silah sayılır, Ağa’m vurursa silah sayılır.”

“Bulmaca gibi konuşma. Ne bu dumbuz, öldürür mü?”

“Ağa’m vurursa öldürür, öldürmese süründürür,” dedi yine alaycı bir tavırla.

İçimden, “Adama bak, dün bir, bugün iki. Torununu öldürecek,” diye geçiriyordum ki Cemal gülmeye başladı.

“Şaka yapıyorum. Ağa’mın Dumbuz dediği yumruk. Ama yumrukları da balyoz gibidir hatırlatayım. Gidelim yoksa dumbuzu ikimize de koyacak. Sana dıngılı da dedi anlamadın. Önemli değil. Ufak tefek, bücürük, küçük, çelimsiz demek,” deyip benimle alay ederek merdivenlere koştu.

Güneşin doğuşundan sonra kokusunun odaya yayıldığı bir vakitte ikinci keyif çayımızı içiyorduk. Tabi ben eziyet çekiyordum, ne keyfi? Güne ahırdaki hayvanları etrafı çitlerle çevrili meraya salarak başladık. Onlar otlamaya başlayınca biz de ahırı temizlemeye koyulduk. Koyun ve keçilerin bulunduğu ahır temizlenmiyormuş. Birikip en sonunda topluca tarlalara gübre yapılıyormuş. Bu ahırda neredeyse nefes almanız imkânsız, biriken dışkıları yüzünden. İsteyen tezek olarak da kullanabiliyormuş. Üstelik inek tezeklerinden kalorisi daha yüksek oluyormuş. Ahırda kimya, biyoloji uygulamalı ders görüyordum adeta.

Cemal, “Benimle gel. Sana bir sürprizim var,” dedi. Merak ettim. Cemal’in iyi anıları yoktur benimle. Gene ne çapanoğlu çıkacak altından merak ettim doğrusu. Evin arka tarafında küçük bir ahır vardı. Biz yaklaştıkça “me” sesleri gelmeye başladı. Kapıyı açtığımızda Aman Allah’ım! Birbirinden güzel koyun ve keçi yavruları. Cemal bana, “Kapıyı açık tut,” dedi. Onlarca yavru doğruca annelerine koştu. Belli ki çok acıkmışlar. Onca kalabalıkta annelerini bulmalarına ve emmelerine hayran kalmamak mümkün değildi.

Bu güzelliğe fazlaca kayıtsız kalamadım. Döndüm Cemal’e, “Adam olalı bir balık tuttun ha!” dedim.

“Sen daha bir şey görmedin ki,” dedi Cemal.

“Şimdi ne yapıyoruz?”

“Ağa’m yaz aylarında ağaçların suya ihtiyacı çok olduğundan su değirmeni yapıyor, yardıma gidelim.”

Ağaçlıkların iki metre altından dere aktığı için ağaçların sulanması mümkün olmuyordu. Ağa’m su değirmeni yaparak suyu konserve kutularıyla önce dereden alacak, sonra su değirmeni dönüşünü tamamlamadan tahtadan yapılan mazgala suyu boşaltarak bahçeye akışını sağlayacaktı. Ağa’mın bu devasa su değirmenini görmek için şehirden gelenler bile vardı. Herkes onun hem çalışkanlığına hem zekâsına hayrandı. Oldukça zahmetli bir çalışma sonunda bizden bulabildiğimiz kadar teneke konserve ve salça kutusu bulmamızı istedi. Babama da haber saldı. Köylü çocuklara her konserve ve salça kutuları için 50 kuruş vereceğini söyledi. Kısa zamanda kutular toplandı. Kutular, su değirmenine tellerle seyyar bağlandı ki suyu alırken ve boşaltırken yer çekimine göre hareket edebilsin. Ertesi gün sıra su değirmenini kaldırmaya geldi. Köydeki erkeklerin tamamı yardıma çağrıldı. Onlar da dünden razıydılar. Neticede sonucu merak ediyorlardı. Ağa’mın bağırıp çağırmaları arasında su değirmeni hazırdı. Yönü geçici değiştirilen dere doğal akışına açıldı. Meraklı gözler ilk kutuyu, sonra ikinci, üçüncü derken hepsinin su alışını hayret ve gururla seyretti. Sıra suyun nasıl boşalacağına gelmişti. İlk turu atan kutular aldığı suyu büyük bir huşuyla boşalttı mazgala. Boşaltan boşaltana. Mazgaldan akan su yanmaya başlayan bahçenin toprağıyla buluştukça buhar havaya çıkmaya başladı. Herkes alkışladı. Ağa’m hâlâ ciddiyetini bozmuyor, aksayan bir yer olup olmadığını kontrol ediyordu.

Kızdığım, kızgın olduğum Ağa’mla ben de gurur duyuyor, Cemal’i yavaş yavaş anlamaya başlıyordum. Neticede şehirde her günü bir birine benzeyen, olduğu yerde sayan bir hayatım varken burada daha birkaç günde neler öğrenmemiştim ki? Köyü doğal laboratuvar gibi görmeye başladım.

Sonraki her günüm renkli geçti. Bahçede dolaşırken bir gün su değirmeninin balıkları da bahçeye taşıdığına şahit oldum. Ayrı bir sevinç yaşadım. Onları yakalayıp tekrar dereye bıraktık. Dedem varken kimse bahçeye yanaşamazdı. Zaten Ağa’m hep oradaydı. Onun için çocuklar sadece uzaktan seyredebiliyordu bu vahayı.

Ne kadar alıştım desem de arada bir sıkıntı yaşamıyor değildim. Özellikle yeni doğum yapan hayvanların serum sayılan ilk sütünü Ağa’m zorla içirirken. Hastalıktan koruduğunu söylerdi. Onun dışında her şey hoşuma gitmeye başlamıştı: Tandır başında tereyağlı sıcak ekmek yemeler, kaymağa ekmek bandırmalar, otlu peynirler… Neler yoktu ki?

Cildim biraz yanmaya başlasa da yavaş yavaş ısınmaya başlamıştım köy hayatına. Artık Cemal’den de nefret etmiyordum. İlginç bir şey daha yaşadım. Bir gün beni dağa götürdü Cemal. Ne olduğunu bilmediğim bir şeyler topladık. Keserle etrafını kazdığımız yeşil bir bitki yumağının kökünü açığa çıkardıktan sonra kestik. Kökünden akan beyaz sıvıyı kavanoza doldurduk. Bir gece evde suda beklettikten sonra çiğnemeye başladık. Önceleri kahverengi olsa da çiğnedikçe beyazlaştı. Meğer dağ sakızıymış. Normal sakıza göre daha kıvamlı ve farklı bir kokusu vardı. Hoşuma gitmişti.

Ayrılma vakti gelip çattığında Cemal’in köy hayatını neden çok sevdiğini anlamıştım. Geceyi gece gibi gündüzü gündüz gibi yaşadığımızdan her şey çok doğal ve renkliydi. Her günü farklı yaşıyorduk. Nefret ve kızgınlıkla geldiğim köyden güzel anı ve tecrübelerle ayrılıyordum. Her şeyden önemlisi Ağa’mın görüntüsüyle içindeki merhamet aşkının bir dağın iki yamacı gibi taban tabana zıt olduğunu anlamıştım. Köye çerçi geldiğinde köy çocuklarına bir şeyler alıyor, onları sevindiriyordu.  Büyük zahmetlerle yetiştirdiği ağaçları ihtiyaç sahiplerine, ev yapanlara karşılıksız veriyordu. Dünya nimetleri için çok çalışsa da onu burada ihtiyacı olanlara bırakmayı da biliyordu. Yapılacak cami için yer bile bağışlamıştı. İkisi yürüyerek dört defa hacca gidecek kadar inançlı biriydi. Onun katı tutumunun gerçek sebebini bu kısacık sürede anlamıştım. Bizi hayata daha iyi hazırlamak için. Çünkü ona göre hayat bir disiplin ve özveri işiydi. Çok haklıydı. “Ağa” adını o kadar hak ediyordu ki. Ağa’m bundan böyle idolümdü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir