Engelsiz Umut

Havaların bir ısınıp bir soğuduğu, terleyen bedenimizi keskin rüzgârın bir anda buza döndürdüğü “mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır”ı aratmadığı bir günde hem ekmek almak hem temiz hava solumak hem biraz kitap okumak için kalınca giyinerek evden çıktım.

Koronavirüs vakalarının arttığı, dünyanın teyakkuza geçtiği, herkesin temastan kaçmak için sokakları boşalttığı, güneşin arada bir göz kırptığı bir öğleden sonra her zamanki yerimi almış kitap okuyor, bir yandan da olası sağlık ve ekonomik krizleri düşünüyor, doğrusu karamsarlığa kapılıyor, okuduklarımın içine giremiyordum.

Konsantrem o kadar bozulmuş olacak ki pandemi öncesi duymadığım önümden geçenlerin konuşmalarını pandemi döneminde daha seyrek geçmelerine rağmen duyar olmuştum. Kitap mı okuyordum, dünyayı sarsan koronavirüsün tehdidini mi düşünüyordum, yoldan geçenlerin konuşmalarını mı dinliyordum doğrusu bilemiyordum. Kafam karmakarışıktı. Gözün görmediği ufacık virüs akıllı denilen insanoğlunun psikolojisini bozmuş, çoğumuzu panikletmişti.

Bankta oturup kitap okurken önümden geçenleri duysam da her defasında kafamı kaldırıp onlara bakma gereği hissetmiyordum. Duyduğum şeyler, kafamı karıştıranlarla aynıydı. Herkes telaşlı, herkes tedirgin. Bilinmezlik akıyordu konuşmalarından. Kimse ne yapacağını bilemiyor, kim ne duyduysa öğrendikleriyle karşısındakine akıl vermeye çalışıyor, aslında kendisini teskin ediyor, korkularından kurtulmaya çalışıyordu. Bunu attıkları adımların kısa ve seri oluşundan anlamak mümkündü. Önlerinde korku, arkalarında telaş onlara eşlik ediyordu. Kontrolü kaybedip yakınlaştıklarını fark edince akıllarına sosyal mesafe geliyor, hemen uzaklaşıyorlardı birbirlerinden.

Bir müddet böyle devam edince her şey durağanlaştı, anlamsızlaştı derken hayat dolu bir ses duydum uzaktan belli belirsiz: Bütün korkular ve telaşların üstünü örten emin bir ses. Yaklaştıkça ses sarmaya, içimi ısıtmaya başladı. Tutkulu, güvenilir bir konuşma. Sanki yaşananlar onu teğet geçiyormuş gibi. Her cümlesi geleceğe dair, bugün yaşananları inkâr edercesine.

“Ben bu sese kayıtsız kalamam, bakarım arkadaş,” dediğim gibi kafamı yavaş yavaş çaktırmadan kaldırdım. İlk şokumu yaşadım. Yanında kimse yokmuş, telefonla konuşuyormuş meğer. Henüz önümden geçiyordu ki o tutkulu ve heyecanlı konuşmanın büyüsüne kapıldığımdan görme engelli sopasının çıkardığı sesi duyamamışım. Bu da yaşadığım ikinci şoktu. Üstelik sesin sahibi oldukça genç bir delikanlıydı. Telefonda anlattıklarını gerçekleşiyor görür gibi ufka bakıyordu. Anlaşılan büyük düşününce, vizyon sahibi olunca bakışınız sizi yaşınızdan büyük gösterebiliyormuş, diye düşündüm.

Aslında kendimden utandım. Korkularımdan, karamsarlığımdan, çaresizliğimden;. gözleri görmeyen, daha hayata yeni başlayan engelli bir delikanlı bize hayat dersi vermesinden utandım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir