Akbatur

Umutlarımıza tutsak yaşıyor; sevmeyi, sevilmeyi, kucaklaşmayı, tebessümü, çoğu zaman baharımızı mühürlüyoruz; Tez olgunlaşıp erken hasat ediliyor,  hayıflanıyoruz geçen zamana. Gözlerim düne hasret, satsam malvarlığımı alsam, alabilsem baharımı. Ne güzel olurdu mevsim gibi bir ömür sürseydim: Baharım bahar, yazım yaz, hazanım hazan, kışım kış olsaydı.

2012 Ağustos ayı. Üç yılını dolduran babamın yine tayini çıkmıştı. Her üç yılda bir, yer değiştirdiğimizden hepimiz buna alışmıştık. Hepimiz dediğim annem, babam, babaannem ve ben. Bingöl’de geçen acı tatlı günlerin ardından İzmir Menderes’e gidecektik. Heyecanım ikiye katlanmıştı. Hem denizi görecek hem yeni arkadaşlar edinecektim. Buraya tayin olmamızın nedeniyse babaannemin tam teşekkülü bir hastanede tedaviye ihtiyaç duyuyor olmasıydı.

Zaman bu su misali aktı. Babamın yeni iş yerine benim de yeni okuluma başlayacağımız gün gelip çatmıştı. Menderes dinginliği, yeşili koruyan doğasıyla şirin bir ilçeydi.

Okulun ilk günü, ilk heyecan. Sınıfa girer girmez göz ucuyla oturacak uygun bir yer aramaya başladım. Tek başına, en arkada, diğer öğrencilerle aralarında bir boş sıra bulunan sınıf arkadaşımın önündeki sıraya oturmak isteyince gözleriyle beni takip eden arkadaşlarımın bir ağızdan “oturma” demesini ve bunun arkasındaki gizemi hiç unutamıyorum. Ama ben kimseyi dinlemeyip uzun zamandır oturulmadığından tozlanan sıra ve masayı silerek yine de oturdum. Hatta arkama dönüp, “Merhaba ben Barış,” diyerek ilk selamı önüne akan kıvırcık, dalgalı saçlarından yüzünü pek seçemediğim gizemli sınıf arkadaşıma verdim.  Birkaç saniye cevap alamayınca önüme döndüm.

Öğretmen henüz sınıfa girmemişti. Çantamdan ders kitap ve defterlerimi çıkarıyordum ki arkadan bir elin omzuma dokunduğunu hissettim. “Eyvah!” nidalarını duyunca sınıfın bizi takip ettiğini anladım. Kısık, gizemli bir sesle geç olsa da, “Merhaba, önüme hoş geldin,” dedi.

Onun bu sıcak ilgisi, sınıfın “eyvah!” uyarılarını bastırmıştı. Tekrar arkama dönüp bu kez tokalaşmak için elimi uzattım. Hiç tereddüt etmeden elimi sıktı. Sınıftan bu defa, “O ha!” sesleri yükseldi. Neden böyle davrandıklarını merak etmedim değil.  Öğretmenimiz sınıfa girdiği için bu merakımı şimdilik erteledim.

Yaşadığım bu garipliklere öğretmenim de katılınca merakım ikiye katlandı. Okuma dersindeydik. Herkes sırayla bir sayfa okuyor, sırası gelen devam ediyordu. Sıra bana gelmişti. Ben de bir sayfa okuyup sıramı salınca arkamda henüz tanıştığım arkadaşımın devam edeceğini sanmıştım. Öyle olmadı. Onun okumasına şans tanınmadan bir sonraki okumaya başladı. Hemen arkama dönüp, “Neden okumadın?” dedim, fısıltıyla.

Başı önünde, gözlerini gözlerimden kaçırarak, “Sonra anlatırım,” diye cevapladı.

Biz aramızda konuşurken okuma işi bırakılmış öğretmen dahil herkes bize dikkat kesilmişti. Kendi kendime, “Neler oluyor ya?” dedim. Arkamda oturan sanki bizden biri değil, öcüymüş gibi davranılıyordu. Bir ara arkam dönükken masada köşeye “Metyu” yazılı olduğunu fark ettim. Yanına da küçük bir karikatür yapılmıştı. Sivri kulakları, ters ayakları, şaşı mavi gözleri vardı. Buraya kadar her şey normal, diyebilirsiniz. Ama gördüğüm o ayrıntı pes dedirtti. “Metyu” her kimse veya her neyse arkadaki arkadaşıma benzesin diye saçları kıvırcık ve dalgalı çizilmişti. Derin kazınarak ve içi boyanarak yapıldığından silmek mümkün değildi. Öğretmenimiz, bizim koridor hariç sınıfı sürekli turluyordu. Öğretmenimiz neden bu garipliğe ortak oluyordu, onu da anlamış değildim.

İlk teneffüste sınıf arkadaşlarım etrafımı sardı. Birbirlerini dinlemeden benzer uyarılarda bulunuyorlardı, “İşlerin yolunda gitsin istiyorsan ondan uzak durmalısın, sakın ona yaklaşma!” gibi.

Aklım iyice karışmıştı. Bana hiç de öyle biri gözükmüyordu. Hepimiz gibi sıradan biriydi. Dönüp onlara, “Neden böyle düşünüyorsunuz?” sorduğumda bir anda etrafımın boşaldığını gördüm. Bir anlam veremedim. Anlamaya çalışmak için kollarımı açıp etrafımda dönerken “Metyu” denilen ve herkesin köşe bucak saklandığı sınıf arkadaşımın bana doğru geldiğini gördüm. Neden kaçıştıklarını anlamıştım.

Okulun ilk günleri okul forması zorunlu olmadığından üzerinde siyah deri mont vardı. Yakışıklı ve uzun sayılırdı. Oldukça gizemli bir edası vardı. O yürüdükçe etrafı boşalıyordu. Kaçmayan biri varsa o da bendim. Öğrenci zili çalınca yanıma varmıştı. Koluma girdiğinde sınıflara yönelen, balkona çıkan herkesin göz ucuyla, hayretle bize baktığını gördüm. Korkmalı mıydım; ama neden korkmalıydım, bilemiyordum. Yüzüme baktı, tebessüm ettiğini ve çakmak çakmak parlayan mavi gözlerini neredeyse yüzünü kapatan dalgalı saçlarının arasından görebiliyordum. Biz yürüdükçe koridorlar boşalıyordu. Nöbetçi öğretmenler bile koridor değiştiriyordu. Bütün gözler üzerimizdeyken sınıfa en son biz girdik. Sıramıza oturana dek herkes kafasını ya öne eğdi ya da zıt yöne çevirdi. Yolda adının Akbatur olduğunu öğrendim. Yaşadıklarım gibi adı da tuhaftı.

Kim ne derse desin ben yine aynı yerime oturdum. Eminim o gün derslerde işlenen konuları hiç kimse anlamamıştır. Ya samimi olup bütün okulun Akbatur’a neden böyle davrandıklarını kendisinden öğrenecektim ya da anlatma cesareti olursa sınıf arkadaşlarımdan.

Son iki ders beden eğitimi dersiydi. Okulun ilk günü olduğundan kimse eşofman getirmemişti. Öğretmenimiz istediğiniz topu alabilirsiniz deyip serbest bıraktı. Erkekler futbol topu, kızlar voleybol toplarını tercih ettiler. Akbatur’un ne yapacağını merak etmedim değil. Ortalıkta gözükmüyordu. Etrafıma iyice bakındım, göremedim. Kimse beni kurdukları takımlara davet etmedi. Akbatur’a koydukları tavrı sanırım bana da uyguluyorlardı. Canım sıkılmasın diye ben de basketbol topu aldım. Ne de olsa tek başına oynanabilir, dedim. Potaya çarpan top bahçedeki sıkı çalılıkların arasına kaçtı. Vücuduma zarar vereceğinden korktuğumdan çalılıklara dalmak istemedim. Alsam mı, almasam mı diye düşünüyordum ki topun çalılıklardan üzerime fırlatıldığını gördüm. Bir an için ürktüm. Topu yakalamaktan çok bu işin nasıl olduğunu merak ettim. Korkuyla parmaklarımın ucunda yürüyerek biçim verilerek göğüs hizasında kesilen çalılıklara vardım. Çalılıklar girmeden uzun boyumun avantajını kullanarak bir ayağımın üzerine aralarına bakmak için tepeden uzandım. Akbatur’un elinde bir çakıyla çalıların arasında yeri eşelediğini gördüm. Belli ki yalnızlık çekiyordu. Ellerimi bir kez çırparak dikkatini çektim. Kafasını kaldırıp yüzüme kısa süreliğine keskin bir bakış attığında akan saçlarının arasından bir ışık süzmesinin, içime boşaldığını hissettim. Bir an güneş yönünü değiştirdi, karşıdan yüzüme vuruyor zannettim. İçimi bir anda mutluluk sardı. Bu hoşlukla, “Ben de deminden beri seni arıyorum adamım,” dedim.

“Niye ki?” dedi.

“Niye olacak? Biz arkadaş değil miyiz, sensiz oynayacağımı mı zannettin?”

 “Oynuyorsun ya işte,” deyince,

“Sen buna oynamak mı diyorsun? Seni görmeyince ısınıyordum sadece. Bilmiyorsan öğretirim, kırma beni,” dedim. Bir şey demedi. Gözlerinin dolduğunu görmedim belki; ama deri montuyla gözlerini silerken her iki kolunun da ıslandığını görebiliyordum. Böylesine sıradan bir şeyin onu neden bu kadar duygulandırdığını pek anlamış değildim. Daha fazla üzülmesin diye çalılıklara biraz zorlama girerek sırtını sıvazladım. Koltuğunun altında kaldırıp elimi omzuna attım.

Montunu çıkardı. Kızışan oyunumuza kahkaham da karışınca bir anda herkesin kendi oynunu bırakıp bize kilitlendiğini fark ettim. Sadece sınıf arkadaşlarım değil, idareci, derste olan öğretmen ve öğrencilerin de işlerini güçlerini bırakıp pencerelerden bizi seyrettiklerini gördüm. Gördüklerime dalmışken Akbatur’un attığı top potadan sekip kafama çarpınca kendime gelebildim. Kafamı tutup olanları düşünürken Akbatur üzüntüyle yanıma gelip sarıldı, kafamı ovaladı.

Daha fazla üzülmesin diye, “Yok bir şey, hadi devam edelim,” dedim.

Akşam yemekte annem okulumu beğenip beğenmediğimi sordu. Yaşadıklarımı anlatıp anlatmamak arasında gidip geldim bir an. Anlatırsam işin uzayacağını, Akbatur’la diyaloğumu kesmemi isteyeceklerini bildiğimden anlatmama kararı aldım. Zamana bıraktım. Onlara okulumu ve arkadaşlarımı sevdiğimi söyleyip meseleyi tez elden kapattım.

Gece yatağıma girdiğimde gün boyu yaşadıklarım yakamı bir türlü bırakmıyor, uyutmuyordu beni. “Kim bu Akbatur, neden herkes ona öcü muamelesi yapıyor, nasıl bir ailesi var?” İşin içinden çıkamayacağımı anlayınca, “Sabah ola hayrola,” deyip uyudum.

İkinci gün sınıfa girdiğimde Akbatur başını önüne eğmiş parmaklarını masanın üzerinde iç içe geçirmiş sadece başparmaklarını birbirinin üzerinden üç yüz altmış derece döndürüp duruyordu. Sınıftakiler ben oturana kadar gözleriyle beni takip etseler de onları dinlemeyeceğimi bildiklerinden uyarılarda bulunmadılar. Ayak seslerimi duyunca başını kaldırdı Akbatur. Ellerimizi, aynı anda tokalaşmak için uzattık. Kafasını kaldırıp gözlerime bakınca içim aydınlandı sanki. Daha bir mutlu, daha bir dingin hissettim kendimi. Dün yaşadıklarım gibi. Onda sanki bir enerji kaynağı vardı. Öyle hissediyordum.

Yerime oturup yan dönerek çantamı açtığımda Akbatur’un masasında kitap, defter, kalemden namına herhangi bir şey göremedim. Silah zoruyla oturtulmuş izlenimi veriyordu. “Çıkarmayacak mısın?” dedim.

“Neyi?” deyince gözlerimle çantamı ve içinden çıkardıklarımı gösterdim. Bir şey söylemedi. İki kez omzuma hafifçe vurarak tebessüm etti. Daha doğrusu etmeye çalıştı; çünkü tebessümü unutan bir gülüşü vardı.

Dün gece kafama takılan soruları azaltmayı umduğum günün sabahında kafama takılan sorulara bir soru daha eklendi. Gizem devam ediyordu. Her şeye rağmen içimde mutluluk kelebekleri uçuşuyordu. Bu çocuk bakışlarıyla her ne yapıyorsa bana iyi geliyordu. Kendimi onun yanında hiç olmadığı kadar mutlu hissediyordum. Ama kararlıydım neler olduğunu anlayacaktım. Önce kendisine sormaya karar verdim. İstediğim cevabı alamazsam sınıf arkadaşlarıma, gerekirse öğretmenlerime soracaktım. Gün içinde mutlaka uygun bir zaman bulacaktım.

Herkes teneffüste kahvaltı yapma derdine düştüğünden ilk iki teneffüste kimseye sorma fırsatı bulamadım. Neyse ki kimya dersimiz vardı, laboratuvara gidecektik. Akbatur’un bir köşeye tüneyeceğini bildiğimden daha iyi fırsat olamaz diye düşündüm. Uygulama dersi olduğundan öğrenciler öğretmenimizin yaptığı kimyasal deneye pür dikkat kesilmişlerdi. Yapılan deneyden çok Akbatur’un sorularıma vereceği cevapları merak ediyordum. Biz, mermer döşeli uzun deney masasının en ucunda yan yana duruyorken öğretmenimiz diğer ucunda sağına soluna dizdiği sınıf arkadaşlarımıza dikkatle yaptığı deneyi anlatıyor, sürekli uyarılarda bulunuyordu. Yapılan deney patlama riski olan bir deneydi. Bütün cesaretimi toplayıp tam soru soracakken Akbatur kolumdan tutarak, “Derhal buradan çıkıyoruz,” dedi.

“Neler oluyor, öğretmenden izin almadan olmaz,” dememe fırsat tanımadan kolumdan sıktığı gibi beni koridora adeta kaçırdı. Dönüp, “Sen ne yaptığının farkında mısın?” demeye fırsat bulamadan büyük bir patlama, ardından bağrışmalar duyuldu.

Yüzüme bakarak, “Şimdi anladın mı neden seni kaçırdığımı?”

Ne yapacağımı bilemedim. Ayaklarım titredi. Arkadaşlarıma yardıma mı koşsam, merakımı mı gidersem? “Yardım edelim, koş!” dedim.

Akbatur, “Onlar benim yardımımı istemez,” dedi. Akbatur dışarı çıkarken ben arkadaşlarıma yardıma gittim.

Zor bir gün oluyordu. Neyse ki bu kaza maddi hasarla ve orta şiddette yaralanmalarla atlatılmıştı. Öğretmenimiz ve meraklı arkadaşlarım bu işten en çok zarar görenler olmuştu. Yüzlerinin ve saçlarının bir kısmı yanmıştı. İlk telaşı ve korkuyu atlatan herkes Akbatur’u suçluyordu. İdareci ve öğretmenler de buna inanıyordu. Benzer olayların Akbatur’un bu okula gelmesiyle başladığı dilden dile dolaşıyordu. Yakında Akbatur hakkında idari disiplin başlatacaklarından emindim.

Galiba bu işi başaramayacaktım. Ne vakit merakımı gidermeye çalışsam olaylar daha da gizem kazanıyor, düğüm üstüne düğüm atılıyordu. Üniversiteye hazırlıkmış, gelecek kaygısıymış hiçbiri bu aralar umurumda değildi. Son iki günde yaşadıklarım geçen yıllarımı bir anda unutturdu. Ama öğrenmekte kararlıydım ve Akbatur’u nerede bulacağımı biliyordum. Okulun bahçesinde elimi yüzümü kabaca yıkadıktan sonra doğruca çalılıklara yürüdüm. Yanılmamıştım. Akbatur elinde çakısı yeri yine eşeleyip duruyordu.

Yüzüme bakmadan, “Beni suçluyorlar,” değil mi?

“Evet. Üzülme senin hiçbir suçun yok. Ben şahitlik yaparım; ama sen de bana patlama olacağını nasıl anladığını anlatmalısın.”

“İnanacak mısın?”

“Bunu sormadığını kabul ediyorum. Elbette inanırım. Kafanı kaldır. Sen suçlu değilsin ki!”

Akbatur kafasını kaldırıp duygusal bir tonla, “Ben neden yalnızım, neden hep suçlanıyorum biliyor musun?”

“Neden?” dedim.

“Senin gibi insanların azlığından, hatta yokluğundan.” Elindeki çakıyı bırakıp iki eliyle saçlarını araladı. “Şimdi gözlerini gözlerimin içine odakla,” deyip göz kapaklarını sonuna kadar açtı. Aman Allah’ım! İlk defa böylesine ışıldayan masmavi bir çift göz görüyordum. “Sakın gözlerini kaçırma,” deyip gördüğünü zannettiğim gözlerinden adeta güneş çıkardı. Kör olacak gibiydim. Yine de gözlerimi kaçırmadım. Akbatur, “Tamam,” deyince nihayet derin bir nefes aldım. Resetlendim yine.

“Şimdi neden böyle bir şey yaptın ki?”

“Şayet sen bana değil de onlara inanıyor olsaydın şimdi benimle konuşamıyor, yerde debeleniyor olurdun. Bana inandığını anlamak için böyle bir test yaptım. Aslında emindim; ama tam emin olmak istedim,” dedi.

“Ne yani, şimdi senin gözlerin sana inanmayanları cezalandırıyor mu?”

“Evet. Ama bu benim irademle olmuyor. Yani isteyerek yaptığım bir şey değil. Onun için saçlarımı önüme akıttım. Kimseyle birkaç saniyeden fazla göz göze gelmemeye çalışıyorum.”

“Şimdi anladım. Ben de sana inandığım; hatta güvendiğim için şu anda da olduğu gibi içimi bir mutluluk kaplıyor. Mutluluk hormonu salgılatıyor.”

“Sadece mutluluk hormonu endorfin değil, bağışıklık sistemini güçlendiren interferon hormonu da salgılatıyor bakışlarım.”

“Ama laboratuvarda kimse seninle göz göze gelmedi ki?”

“Doğru, gelmedi.”

“O halde olanları nasıl açıklayacaksın?” deyince yine kolumdan tutup beni basketbol sahasının ortasına çekti. Etrafında yavaşça bir tur atmaya başladı. Yarım tur atmıştı ki durakladı. Beni yanına çağırdı.

“Elimin hizasına havaya doğru bak,” dedi.

Baktıkça bakıyor; ancak bir şey göremiyordum. “Hiçbir şey göremiyorum. Ne görmeliyim ki?”

“Karşımızdaki dağın tepesinden bize doğru “v” şeklinde gelen bir kuş sürüsü var.”

“Yok artık! Dağın tepesini mi görüyorsun yani?” diye şaşkınlığımı dile getirdim.

Gayet sakin. İstifini hiç bozmadan, “On beş kuş. Biri önlerinde, sağından ve solunda yedişer tane.”

“Doğru olduğunu nerden anlayacağım.”

“7-8 dakikaya buradan geçerler.”

“Dostum bu doğruysa efsane olur. Orası kaç kilometre biliyor musun?“

“Dokuz kilometre.”

“Bu kadar netiz yani. Yaklaşık falan değil.”

“Yoo, dokuz,” deyip kestirip attı,” ne diyeceğimi bilemedim. Elini omzuma atarak, “Gel şurada gölgede oturup bekleyelim,” dedi.

Biz beklerken ambulans da geldi. Okuldaki telaş devam ediyordu. Akbatur bunlara alışmış olacak artık umursamıyordu. Benim gözüm okulun bahçesinden çok gelecek kuş sürüsündeydi. Doğrusu pek inanasım gelmiyordu. Neticede Akbatur’un söylediği fizik kurallarına aykırı bir şeydi. Yine de merak ediyordum. İçimden bir ses de ona inanmam gerektiğini söylüyordu. Zaten mizacım gereği karşımdakine inanırım. Telaş ve merakla geçen sürenin ardından Akbatur, “Az kaldı, geliyorlar. Bu arada öndeki yoruldu, arkadakiyle yer değiştiriyor.”

“Sende de ne göz varmış? Dürbün mübarek.”

Başını önüne eğerek, “Keşke olmasaydı,” dedi.

“Neden olmasın dostum. Keşke ben de senin gibi görebilseydim,” deyince içini çekti.

“Kimseyle göz göze gelemeseydin, arkadaş edinemeseydin, dışlansaydın, suçlansaydın da mı? Sen güvenilecek arkadaş bulmak o kadar kolay mı zannediyorsun?”

Bir an duraksadım. “Doğru. İşin bu tarafını hiç düşünmemiştim,” dedim üzülerek. Kafamı kaldırdığımda kuşları gördüm. Gerçekten de “v” şeklinde on beş kuş havada öylece süzülüyordu. Duygusallığını üzerinden atamamış Akbatur’un omzuna iki defa ayarını kaçırarak heyecanla biraz da sert vurarak, “Gördüm, gördüm. Sen neymişsin be arkadaş? Helal sana!” dedim. Dedim; ama pek oralı olmadı.

O gece uyumadan biraz düşününce Akbatur için hayatın ne kadar zor olduğuna ben de inanmıştım. Yalan üzerine kurulmuş bir dünyada sıradan insanlar için yaşam daha kolaymış meğer.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir