Ailem

Bir yanı küresel ısınmaya inat donmaya çalışan ve yaz aylarındaki yeşille bütünleşen ihtişamından uzak, üzerinde sadece kışın güzelliğini bize hatırlatan küçük; ama şirin bir dere, diğer yanı geçmişin anılarını üzerine nakşetmiş asırlık bir meşe ağacıyla çevrilmiş iki odası,  “L” şeklinde bir salonu olan evde biri babaanne ve iki erkek çocukları olan bir aile yaşıyordu.

Baba, kırk yaşlarında başarılı bir makine mühendisi. Anne, eşinden üç yaş küçük, ailesine düşkün, çok okuyan bir ev hanımı. Çocuklardan büyük olanı on altı yaşında, annesi gibi mavi gözlü, babası gibi uzun boylu, ergenlikten olsa gerek büyük burunlu lise ikinci sınıf öğrencisi. Diğeri henüz altı yaşına basmış; ancak yeni doğmuş bir bebeğin sevecenliğini üzerinde taşıma tılsımını sürdüren, gören herkesin çok sevdiği yaramaz; ama şirin mi şirin bir çocuk. Yetmiş yaşına merdiveni dayamış, fark edilmeyi bekleyen, sadece yatağa değil hayatın acımazlığına da gömülmüş, ruhen ölüme mahkûm edilmiş bir babaanne.

Dışarının soğuğuna karşın evde sıcak bir ortam var zannedersiniz. Gel gelelim ki işler hiç de öyle değil. Her zaman olduğu gibi yine aniden elektrikler kesilince evin küçük oğlu korkudan sığınacak bir yer aramaya başladı. Büyük olanı ise çaktırmadan babasına yakın bir yere çöreklendi. Evin hanımının da onlardan geri kalan bir yanı yoktu. O da çaktırmadan güvenilir bir yer bulmaya çalışıyordu.

Az önceki kumanda kapma savaşı, yerini korkuya bırakmıştı. “Ben çizgi film izlemek istiyorum,” diye tutturan evin küçük oğlu, diğer yanda evin büyük oğlunun bitmek bilmez, “Ben futbol izlemek istiyorum,” nidaları, az da olsa annenin, “Ben dizimi kaçırmak istemiyorum,” sessiz çığlığı, şimdilerde ev ahalisini karanlığın zulmetinden koruyan babanın haberleri izleme isteklerinin yerini bir anda sessiz ve derin bir huzur almıştı.

Evin iki çocuğu ağız birliği edercesine onlar için gerginlik yaratan bu ortamı hem yumuşatmak hem de ışıklandırmak için annelerine, “Mum yok mu?” diye karanlıkla gelen sessizliği bozdular.

Tek başına mum arama cesaretini kendinde bulamayan anne, evin büyük oğlundan yardım istedi. Başlarda mırın kırın ettiyse de bir anda başka çare olmadığını fark etmiş olacak ki yerinden doğruldu ve annesiyle mutfakta mum aramaya koyuldular. Çakmak yardımıyla mumları buldular. Anne mumu daha mutfaktayken yaktı. Alevi arada bir dalgalanan mum, ters çevrilip bir tabağa az damlatılarak nihayet oturtulmuştu.

Mumun cezbedici görünümü küçük çocuğun dikkatinden kaçmamıştı. Gözünün bir ucu babasında biraz ürkek; ama emin adımlarla, her geçen süre sıklaşan adımlarla, mumun yanına sokuldu. Tepki çekmemek için muma bir süre sadece baktı. Bu merakını yendikten eylemlerine başladı. Elini mumun üzerinde sağa sola devamlı götürüp getirdi. Mum dalgalanıp sönecek gibi oldu. “Yapma, söndüreceksin, elini de evi de yakacaksın, dedi babası. Dinleyen kim? Nihayetinde mum devrildi ve söndü. Bir anda yaptıklarından ve dönen karanlıktan dehşete kapılan çocuk bu kez sığınacak liman da bulamıyordu. Ortada kalakaldı bir müddet. Babasının korkmuş olacak merhamet abidesi annesinin kollarına, elleriyle etrafını yoklayarak ve annesinin sesini takip ederek sessizce sızdı. Büyük oğlan, “Anne çakmağı ver, ben yakabilirim,” dedi. Annesi hiç tereddüt etmeden çakmağı sese uzattı. Çakmak başlarda birkaç kez tutukluk yaptıysa da sonunda yandı. Mumu düzeltip yeniden yaktı büyük oğlan.

Herkes için çok şey fark ettiren elektrik kesintisi, zaten karanlık dünyasında hayata dair hiçbir beklentisi kalmayan, salonun “L” şeklindeki girintisinde mahkûm olduğu yatağında unutulmuş babaanne için hiçbir şey değiştirmemişti.

Salonun uzun olan bir ucunda televizyon, diğer ucunda kanepe vardı. Sofradan yarı aç yarı tok kim erken kalktıysa televizyonun kumandasını kapar, kanepedeki yerini alırdı. Her zaman olduğu gibi, “Benim filmim, benim dizim, benim maçım,” derken aile olma kültürü yerini nefrete, aile içi şiddete bırakırdı. Bu keşmekeş arasında unutulan babaanne ihtiyaçlarını duyuramıyor, pek soran da olmuyordu. Herkes gözünü doğruca karşıdaki televizyonun insanlara insanlıklarını unutturan o soğuk yüzüne dikerken o, belki unutulduğu köşesinde birisi tarafından hatırlanır ümidiyle gözleri yoruluncaya kadar, Leyla’nın Mecnun’u beklediği sabırla, salonun “L” köşesine sıkıştırılan yatağından onları saatlerce, yoruluncaya kadar bazen bulutlanan, bazen yaşaran, bazen de sicim gibi boşalan gözlerle izlerdi. Televizyonun kapandığı an ümidi de kırılmış olurdu.

Her nedense babaanne kendi kendine, “Bugün farklı olacak. Kalan ömrümü de bu şekilde geçirmeyeceğim,” diye sessiz; ama kararlı bir şekilde içten içe haykırdı. Hem oğlunu dokuz ay karnında taşıyan binbir meşakkatle onu büyüten, bugünlere getiren, ilk torununa da Kore Savaşı›nda şehit olan kardeşinin adını veren o değil miydi? O halde neden her günü birbirinin aynı olan bu sıkıcı hayatı yaşayacaktı. Artık susmayacak son sözünü söyleyecekti. Fırsat ayağına gelmişti. Salonun yarı karanlık sessizliğinde unutulmayacak dizeler döküldü dilinden:

“Bağım olsa, bahçem olsa,

İpek kumaş bohçam olsa,

Sabah olsa, akşam olsa,

Annem gitmese yanımdan.

Her zaman baksam yüzüne,

Uyurum yatsam dizine.

Rastlamadım kem sözüne,

Sesi çıkmaz kulağımdan.

Bir sözünü iki etmem.

Canımı verir incitmem.

Annemsiz cennete gitmem.

Onu severim canımdan.”

Bütün içtenliğiyle, yüreğinden geldiği gibi okuduğu bu dörtlüklerden güç almış olacak ki hız kesmeyip devam etti babaanne, “Sen varken ben yoktum. Sen açken ben toktum. Şimdi de, sonra da basımın tacı annem. Seni hep seveceğim benim canım annem! Eğer bana gözlerinle değil de kalbinle bakmış olsaydın, seni ne kadar sevdiğimi çok iyi anlardın. Anneler günün kutlu olsun canım annem!” Babaanne, mumun fazla aydınlatmadığı köşesinde dizeleri bir solukta okuduğu için kimse araya giremedi. Herkes oldukça şaşkındı. Bir müddet solukları kesilirmişçesine ifadesiz bakakaldılar.

Babaanne, biraz sitemkâr bir tavırla, “Benim acı da olsa anlatacak bir hikâyem var. Ya sizlerin? Mahkûmu olduğunuz şu televizyonun, içi boş kara kutunun hikâyesini mi anlatacaksınız çocuklarınıza, torunlarınıza?” Babaanneden böyle bir tavır beklemeyen ev halkı zaten saklayamadıkları şaşkınlıklarına bir de korku eklemiş, iyice ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

Bütün bu kızgınlığın kendisine olduğunu anlayan baba, titrek bir ses tonuyla cevap verme ihtiyacı hissetti. En azından eşi ve çocukları bunu bekliyordu. Oda öyle yaptı, “Şey!” diye söze başladı. Bir müddet soluklandıktan sonra kendisini toparladı ve konuşmasına devam etti, “Galiba haklısın anne. Özür dilerim. Seni oldukça ihmal ettik. Hatırlıyorum da çarşıdan aldığım şekeri, fındığı, her bir şeyi senden ayrı yemezdim. Gitmezdi boğazımdan. Bize ne oldu da bu hale geldik? Doğrusu anlayamıyorum. Sana o şiiri, o güzel sözleri yazdığım ânı hatırlıyorum da… Haklısın hem de çok haklısın. Baksana çocuklarım daha şimdiden benim yaptıklarımı yapar hale geldiler. Kimsenin kimseye saygısı, sevgisi kalmadı. Hoşgörü bizim için çok; ama çok uzak kavram oldu. Affet anne, affet bizi.”

Babanın bu duygulu konuşması herkese yüreğine dokunmuştu. Hem duygulanıyor hem de kendilerini sorguluyorlardı. Nerede hata yapmışlardı? Çünkü babaanne haklıydı. Artık kendilerine hayatlarına bir çekidüzen vermenin zamanı gelmişti de geçiyordu bile. Mumu hem salonun hem hayatın karanlığına gömdükleri babaannenin yanına götürdüler. Herkes sırayla gönlünü alıp özür diledi. Babaannenin mutluluğu, feri sönmüş gözlerine canlılık getirmişti.

“Söyle bakalım babaanne, neymiş senin o acı da olsa hayat hikâyen?” dedi büyük oğlan.

Babaanne, “Gerçekten de anlatmamı istiyor musunuz?” diye herkesten onay bekledi.

Gelin, “Ne demek siz anlatırsınız da biz dinlemez miyiz? Yalnız kendinizi fazla yormayın. Malum sağlığınız bizim için daha önemli,” diyerek uyarıda bulunmayı da ihmal etmedi.

Babaanne, hayat arkadaşını, üç yıl önce kaybetmişti. Onunla yaşadıklarını ilk defa anlatacağı için hem hüzünlü hem de mutluydu. Anlatmaya başlamadan zor da olsa doğruldu. Oğlu sırtını yastıklarla destekledi. Babaanne başladı anlatmaya, “Biz iki kız kardeştik. Erkek kardeşimizi Kore Savaşı’nda yitirdiğimiz için evimizin bağ, bahçe, tarla bütün işlerini evin büyüğü olarak ben yapardım. Ellerim bir erkek eli gibi nasırlı, cildim bir çobanınki gibi yanıktı. Büyükbabanız benim bu halimi görmüş olacak ki evin büyüğü olmama rağmen bana ilgi duymuyor, benden daha bakımlı ve beyaz tenli kardeşim Yıldız’ı seviyordu. Ancak kardeşim buna karşılık vermiyordu. Çünkü kardeşim mahalleden başka bir genci, Sermet’i, seviyordu. Bu arada bana hiç talip çıkmazken Yıldız’a sürekli görücüler geliyordu. Bu başlarda beni çok üzse de zamanla bunu kanıksar hale geldim. Geleneklerine bağlı olan babam da gelenlere, ‘Büyüğünü evermeden küçüğünü vermem,’ diyordu. Evlilik için yeterince para biriktirerek çalışmadan dönen Sermet nihayet görücü gönderdi. Babam onlara da aynı cevabı verdi, ‘Büyüğü evlenmeden olmaz,’ dedi. Yıldız adeta yıkıldı. Günlerce ağladı. Oldukça üzüldüm. Birlikte buna bir çare bulmaya çalışıyorduk. Büyükbabanız Yıldız’a, ‘Baban vermiyorsa seni kaçırabilirim,’ diye haber gönderince nihayetinde acımasız da olsa bir plan yapma fırsatı doğru. O gün gelip çattı. Yıldız’ın yerine onun kıyafetlerini giyip yüzümü kapattım. Gecenin karanlığında büyükbabanızla kaçtım. Plan gereği Yıldız benim kaçtığımı mahalleye duyurdu. Böylece geleneklerine bağlı, oldukça tutucu babam için bu işin geri dönüşü yoktu.  Ya nikâh ya kan paklardı bunu.   Büyükbabanızın yüzümü gördüğü ve bir anda geriye bir adım attığını görmeliydiniz. Nihayetinde törelere boyun eğerek kanı değil nikâhı seçti. Ben zoraki de olsa evlenmiş, Yıldız için kendimi feda etmiştim. Tek tesellim Yıldız’ın önünün açılmış olmasıydı. Artık Sermet’le evlenebilecekti. Benim düğünümden kısa bir süre sonra Yıldız da Sermet’le evlenmiş, fedakârlığım boşa gitmemişti. Büyük bir komploya uğradığını düşünen büyükbabanız beni hiç affetmeyecek gibi davranıyor, başka odada uyuyordu. Bu tam üç yıl sürdü. Nihayetinde çevreden, ‘Çocukları olmuyor, adam kısır,” söylentileri yayılınca istemeden de olsa odama gelmeye başladı. Bir yıl sonra babanız oldu. Babanızın gelişiyle güneşin dünyaya hayat verdiği gibi ailemiz de hayat buldu. Artık bağ, bahçe, tarla işleri yapmadığım, sadece ev işleriyle uğraştığım, güneşe çıkmadığım için zamanla nasırlı ellerden ve yanık yüzümden kurtuldum. Tenim Yıldız’ınki gibi bembeyaz oldu. Artık aynada kendimi beğenen sadece ben değildim. Geç de olsa büyükbabanız da artık bana ilgi duymaya başlıyordu. İlişkilerimiz normale dönünce nihayetinde ben de acıları geride bırakıp mutlu günler yaşamaya başladım. Ta ki büyükbabanızı kaybettiğimiz üç yıl öncesine kadar. Başı entrikalarla dolu olsa da kader bizi birbirimize böyle bağlamıştı. Birbirimizi çok sevmiştik. Kolay değil bir ömrü, sizleri paylaştım onunla. Ya sizin hikâyeniz?”

Bu duygulu hikâyeden sonra evdekiler, her insanın bir hikâyesi olduğunun farkına vardılar. Henüz gelen elektriklerin aydınlığında geçmişlerinde yaptıklarından utanan bir yüz ifadesiyle birbirlerine bakakaldılar. Evdeki atmosferin etkisi dağılır dağılmaz, “Yenisini isteriz,” diye tutturdular.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir