Mahir

“Son kez bakıyordum her şeye. Yürüdüğüm yolu bir daha dönmeyecektim. Son kez çekiyordum sokakların kokusunu yüreğime, kurtulmak için acılardan. Kim bilir eline kaç tekme attım, kaç geceni bölüp uykusuz bıraktım, ayağına salıncak kurdurdum? Her sızlanışımda belki annemin nağmeleri oldun kulağıma, türkü çağırdın çaresizliğime.  Gidiyorum yine de karşılık aramayan anne yüreğinin bedelsiz merhametine; büyüdü demeden okşayan, saran ellerine. Bakışlarında erimeye, gözlerine damla olmaya, gözyaşlarında Nuh’un gemisi olup kurtuluşa gidiyorum.

Gidiyorum annemin gittiği yoldan. Ardına bakmadan giden ben, bir gözü arkada gitmiş annem. Ne zor olmuştur bensizliğe gidişi? Ezik büyüdüğüm, utandığım yıllara inat gidiyorum. Barışa, huzura, annemin nefesine gidiyorum. Esareti arkada bırakıp kendim olmaya, annemi bulup ona hiç kırılmadığımı haykırmaya gidiyorum. Öfkenin arkasına saklanmış duyguları tatmaya, sevmeye, sevilmeye, kucaklaşmaya gidiyorum. Yaşadıklarını silmeye, kalan ömrünü tamamlamaya; benim için katlandığı iki yılın acısını dindirmeye, yüreğimizi buluşturmaya geliyorum anne!”

Baba Necati, oğlu Mahir’in bıraktığı notu bir solukta elleri titreyerek okudu, çivilendi olduğu yere. Kaskatı kesildi. Kararan gözlerini tavana dikerek: “Bunu yanınıza bırakmam,” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Necati öfkesini tavana kusarken, Mahir şehirlerarası otobüste onu bekleyen yeni hayatının bilinmezliklerine dalmıştı.

Şehre iner inmez molada karnını doyurduğu için doğrudan elindeki adrese gitti. Ufak, kendi çapında baskı ve reklam işlerini yapan bir matbaaydı burası. İçeri girdiğinde kimseyi göremedi. Arka taraftan makine sesleri gelince oturup beklemeye koyuldu, seslenmedi. Kafasında neler söyleyeceğini tasarlamak için iyi bir fırsattı bu. Az sonra içeri orta yaşlarda çevre eşrafından olduğu giyimi ve samimi konuşmasından hemen anlaşılabilecek biri girdi. Mahir’e kısa bir bakış attıktan sonra, “Salih Usta!” diye dükkânın derinliğine seslendi.

“Geliyorum” cevabı Mahir’i oldukça heyecanlandırdı. Hafif toparlandı. Müşteriyle arada bir göz göze geliyor; fakat konuşmuyorlardı. İçeriden ellili yaşlarında tombul; ama uzunca, sevimli, beyaz tenine ahenk katan hafif sakallı Salih Usta nihayet göründü. Her ikisine de bakarak orta yere, “Hoş geldiniz,” dedi.

Müşteri, “Benden önce delikanlı gelmişti. Önce onunla ilgilen. Ne de olsa ben yabancı değilim,” deyince Salih Usta yüzünü Mahir’e çevirdi. “Buyur delikanlı. Sanırım seni ilk defa görüyorum buralarda?”

Mahir yarı heyecanla, “Haklısınız. Önce ben gelmiş olsam da benim acelem yok. Beyefendi büyüğüm olur. Hem sanırım acelesi var. Önce onunla ilgilenirseniz sevinirim.”

Müşteri, yaşı küçük; olgun konuşan Mahir’in tavrını dudaklarını bükerek beğeniyle karşıladı, “Teşekkür ederim delikanlı. Hâlâ senin gibi aklı başında, saygılı gençleri görmek doğrusu gururumuzu okşuyor. Aferin.” Mahir utanarak başını eğdi. Müşteri, “Salih Usta, biliyorsun işimizi büyütüyoruz. Artık eskisi gibi sadece fatura, irsaliye koçanları; reklam afişleri basman yetmeyecek. Bundan böyle işletmemize yakışır bir logo, bir web sayfası, interaktif reklamlar da lazım. Bunları yapabilir misin, yoksa tavsiye edeceğin birileri var mı, sormaya geldim.”

Salih Usta tam ağzını doldurmuş çaresizliğini dile getirecekken, az önce utanarak başını eğen Mahir doğruldu, heyecanla, “Bir haftaya hepsi hazır. Yeter ki siz bana şirket bilgilerini verin.” Salih Usta ne diyeceğini bilemedi.

Müşteri, “Hayırlı olsun Salih Usta. Demek yeni elemanın bu. Sadece aklı başında, terbiyeli değil, aynı zamanda Mahir’miş. Baksana her işten anlıyor.”

“Adımı nerden bildiniz,” diye söze dalınca Mahir.

Salih Usta güldü. “Böylece adını da öğrenmiş olduk.”

Mahir hâlâ neler olup bittiğini anlamaya şaşkınlığını yaşıyordu. Müşteri, “İşte kartım. Bütün bilgiler burada yazılı. Gerekirse buradan iletişime geçebilirsiniz,” deyip çıktı. Çıkarken Mahir’in başını okşamayı da ihmal etmedi.

Mahir, nihayet Salih Usta’yla baş başa kalmıştı. Utancından başını eğdi. Az önce yaptığının saygısızlık olduğunu biliyordu; ama bu fırsatı tepemezdi. Salih Usta, “Utanma aslanım. Benim senin gibi cevval gençlere ihtiyacım var. Bu tezgâhtan kimler geldi, kimler geçti? Bir de seni deneriz,” deyince Mahir’in gözleri umutla parladı. Salih Usta’nın sadece söyledikleri değil; yumuşak, iç okşayan ses tonu da Mahir’i hem duygulandırdı hem cesaretlendirdi. Ayağa kaktığı gibi Salih Usta’nın elini öpmeye çalıştı. Elini çekti, izin vermedi Salih Usta. “Kimsin, nerelerden gelirsin, neden burası?” diye peş peşe sıraladı sorularını.

Mahir, bir an ne diyeceğini bilemedi, geveledi, “İstanbul, İstanbul’dan geliyorum.”

Güldü Salih Usta, “Tuhaf. Herkes İstanbul’a iş bulmaya gider, sen Gaziantep’e geliyorsun.”

“İstanbul çok kalabalık. Ruhumu daraltıyor.”

“Sanki buranın geri kalır tarafı var? Üstelik şehrin nüfusu kadar da göçmen yaşıyor burada.”

Salih Usta Mahir’in bir şeyleri sakladığını anladı. Fazla üzerine gidip deşmek istemedi. Zamana bıraktı. “Nasip. Buralarda yiyecek ekmeğin varmış. Her işte bir hayır var diyelim evlat. Geç artık tezgâhın bu tarafına. Hayırlı olsun, Allah utandırmasın evlat.”

Mahir tezgâhın diğer yanına geçerken aklından babasının esirgediği bir defa bile söylemediği “evlat” kelimesini Salih Usta’nın aynı cümlede iki defa söylemesini geçiriyordu. Yıllardır katılaşan yüreğinin oldukça hafiflediğini, aydınlık günlerin onu beklediğini düşünmeden edemedi.

Necati, evde Mahir’e ait ne var ne yok izlerini yok etmeye karar verdiği gün duvara Mahir’e kılavuzluk etsin diye astığı “Çaba zekâyı geçer” notunun altına Mahir’in, “Sevmiyorum bu hayatı, neden çabalayayım ki?”  yazdığını görünce cinnet geçirdi. Evin her tarafında önem sırasına göre renklendirerek astığı her notu ahtapot gibi bir çırpıda koparıp atmaya başladı.

Mahir işe ve çevreye kısa zamanda uyum sağladı. Salih Usta’nın işlerini büyüttükçe büyüttü. Güvenini kazandı. Dükkânda uyuyor, sabahleyin Salih Usta gelmeden dükkânı açıyor, temizliyor, kahvaltı hazırlıyordu. İlk zamanlar hayır dese de Salih Usta artık kahvaltısını Mahir’le yapıyordu. Çayı bir başka demliyor, menemeni, sucuğu bir başka pişiriyordu. Her akşam evin bir parçası gibi Mahir konuşulunca Salih Usta’nın Eşi Zeynep, “Kim bu Mahir?” diye meraklanmaya başladı. Samet de evde Mahir Ağabey diyor, ağzından bal damlıyordu. Mahir, dükkâna her gelişinde Samet’i kucaklıyor, önemsiyor, hizmette kusur etmiyordu. Mahir, babasının zehir zemberek sözlerine hapsolan yıllarından sonra özgürlüğe ve aile sıcaklığına o kadar muhtaçtı ki ailesi gördüğü bu insanlara hizmet etmekten mutluluk duyuyor, kendini özgür hissediyordu.

Salih Usta iş yerine aktarmayla geliyor; aktarmayla evine gidiyordu. Mahir’e babasının göstermediği merhameti gösteren Salih Usta’nın her gün yaşadığı yorucu, yıpratıcı ve zaman alıcı bu durumu onu üzer oldu. Kendince bir çözüm buldu. Öğlen yemeğinde cesaretini toplayarak söylemeye karar verdi. “Salih Usta sana bir araba çok yakışır. Ne dersin?” Tam lokmayı yutacakken bu teklif lokmanın nefes borusuna kaçmasına neden oldu. Mahir söyleyip söyleyeceğine bin pişman oldu. Sırtına vurarak, “Helal, helal!” diyor, bir yandan da korkuyordu. Salip Usta belki de ilk defa kızacak, babası gibi davranacak diye.

Salih Usta kendine gelince her zamanki mülayim tavrıyla, “Ödeyebilir miyiz?” dedi.

Mahir içinden, “Yemin ederim bir kanatları eksik,” geçirdikten sonra cesaretlendi. “Söz veriyorum, gece gündüz çalışırım. Allah’ın izniyle seni mahcup etmem usta.”

Salih Usta duygulandı. “Daha ne kadar çalışacaksın oğul?”

Mahir, babasından görmediği merhameti görünce gözleri nemlendi. Mutlu ve ferah hissediyordu. “Kampanya var usta. Bir doblo alırsın. Hem işinde kullanırsın hem ailece pikniğe gidersiniz. Onca yolu dolmuşla giderek yorulmazsın.”

“Sen nasıl bir gençsin Mahir, seni kim gönderdi? Yemekten sonra şu kampanyaya bir bakalım.”

“Ben ekran görüntüsünü aldım, her şey hazır. Yok demeyeceğini biliyordum.”

Salih Usta içinden, “Bir başkası için mutlu olan insan kaldı mı dünyada?” diye geçirdi.

Ertesi gün Salih Usta işyerine arabayla geldi. Mahir içeride çalışıyordu. Birkaç defa korna çalınca dışarı çıkıp yakından baktı. Gözlerine inanamadı. Sevinçten havaya fırlayarak arabadan inen ustasına sarıldı. Öyle bir sarıldı ki Salih Usta’nın sevinç gözyaşları Mahir’in omzuna boşaldı. Salih Usta sesi titreyerek, “Gel evlat. Sana bir sürprizim var.” Arabanın arkasına geçtiler. “Bak bakalım ne görüyorsun?” dedi. Bir stop lambasının altına Samet, diğerine Mahir yazıyordu. Mahir ilk defa biri tarafından bu denli önemsendiğini hissederek ustasına sarılarak ağladı. “Sarılmayı çok seviyorsun ha!” dedi Salih Usta.

“Sevince, sevilince, sarılınca, paylaşınca sevinçleri, ömrü uzuyor insanın.” Salih Usta’m.

“Ne yani şimdi bizim ömrümüz mü uzadı?”

“Uzadı be ustam, uzadı. Önemli olan mutlu, huzurlu geçen zamanın uzunluğudur.”

“O halde bundan böyle güzel anlarımızı çoğaltalım.”

Salih Usta’nın evinde sohbetlerin çoğu Mahir üzerineydi. Zeynep iyiden iyiye merak etmeye başladı. Kıskanmıyordu; çünkü oğlu Samet’e de sahipleniyordu Mahir. Salih Usta artık benim bir evladım da bir varisim de Mahir’dir diyordu.

Arabanın taksitleri gece gündüz demeden çalışan Mahir sayesinde kısa sürede bitti. Epeydir tadilat görmeyen Salih Usta’nın evi baştan aşağı yenilendi. Salih Usta yıllardır bir işçi gibi girdiği iş yerine artık bir patron gibi giriyordu. Çünkü Mahir, ustası daha fazla yorulmasın diye iki yardımcı almıştı. Böylece yıllardır ihmal ettiği Eşi Zeynep’le daha yakından ilgilenebiliyordu Salih Usta. Birlikte yılların yorgunluğunu atıyor, geziyor, eğleniyorlardı.

Her şey değişmişti. Değişmeyen bir şey vardı o da Mahir’in o gün bugündür işyerinde yatıp kalkması. Bir akşam Salih Usta eşine, “Bu çocuk bizim hayatımızı değiştirdi; ama biz onun için ne yaptık ki? Hâlâ işyerinde yatıp kalkıyor. Haftada bir çamaşırlarını yıkamak yetmez. Ne dersin?” dedi.

Zeynep, “Haklısın. Sen ne düşünüyorsun?”

“Ben derim ki bahçemiz geniş. Bir köşeye küçük, şirin bir prefabrik ev yapalım.”

“Dedikodu olmaz mı?” diye endişesini dile getirdi Zeynep.

“Niye olsun ki? Yan yana bir sürü ev var. Altlı üstlü oturulan apartmanlar var.”

Konuşulanlara içeriden kulak misafiri olan Samet sevinçle koşarak üzerlerine atladı, “Oleey, yaşasın! Mahir Ağabeyim bizimle oturacak.”

Salih Usta eşine fısıldayarak, “Gördün mü? Samet için de iyi olur.”

Salih Usta, Mahir’den habersiz prefabrik evi yaptırdı. İçini döşetti. Küçük; ama her yanı özgür, şirin bir evdi. Ne babasının notları asılıdır duvarlara ne öfke kokan nefesinin sesi dolaşıyordur yanı başında. Dolaşan bir şey varsa o da annesinin ayak sesleriydi. Mahir annesine gerçekleri söylerse yakaladığı bu büyülü hayatın bozulacağından korkuyordu. İki arada bir derede kalmıştı. Gerçeği söyleyip bu güzel rüyayı sonlandırmalı mıydı; yoksa hiç uyanmadan sonsuza dek yaşamalı mıydı?

Mahir, pazar günleri sabahtan bahçe düzenlemesi yaparak kısa sürede her geçenin şaşkın bakışlarla seyrettiği bir görünüme kavuşturdu bahçeyi. Öğleden sonraları da Samet’i ya balığa ya yüzmeye götürürdü. Evde herkes halinden oldukça memnundu. Artık aileden biri olmuştu. Akşam yemeklerini ve hafta sonu üç öğün birlikte aynı masayı paylaşıyorlardı.

Salih Usta, Mahir on sekiz yaşını tamamlayıp on dokuzundan gün alınca, “Artık ehliyet alma zamanı,” dedi Mahir’e.

Mahir donakaldı. Elindeki işi bıraktı. Geçmişe daldı. Öz babasının güvenip cep telefonu bile almadığı Mahir üvey babasının ehliyet teklifini bir an hazmedemedi. Yıllarca babasının -içinden kopan, eksikliği hissedilen bir parçası olmayı- beklerken üvey babasının sınırları aşan bu güveni, onu hem gururlandırmış hem de üzmüştü. “Araba nere cep telefonu nere?” diye geçirdi içinden. Kendisini toparlayıp, “Sen bilirsin usta. Kaç para ki ehliyet? Biraz para biriktirmem gerekecek.”

Salih Usta güldü, “Senin paran burada geçmez. Bankada, çekmecede ne varsa hatta cebimde ne varsa bir ortağı da sensin.”

Mahir cevap veremedi. Daha fazla dayanamadı makinelerin olduğu ardiyeye geçti. Gözünü tavana kaldırıp Allah’a yakarırken hıçkırıklara boğuldu, “Bu adam babaysa bu yaşadığım hayatsa daha önce yaşadıklarım neydi Allah’ım?”

Salih Usta güngörmüş bir insandı. Halden anlardı. Mahir’in içini boşaltması gerektiğini anladı; bazı şeyleri sadece zamanın çözebileceğini bildiğinden Mahir’in üstüne daha fazla gitmedi. “Sürücü kursuna kaydını yaptırdım. Kartvizit ve programı masanın üzerine bırakıyorum. Benim az işim var. Dükkân sana emanet,” deyip dükkândan ayrıldı.

Mahir ehliyet almış, arabayla işten işe koşar hale gelmişti. Salih Usta neredeyse dükkâna uğramaz olmuştu. Daha çok akşam yemeğinde görüşüyor, istişare ediyorlardı. Mahir bu sohbetler arasında özel soruların sorulmasından her şeyin deşifre olmasından korkuyordu. Gerçeği bir tek o biliyordu. Herkes hayatından memnun olduğuna göre böyle sürmesinde bir mahsur yoktu, diye kendisini teselli ediyordu.

Bir akşam yemeği çorbaların yudumlandığı sırada Zeynep, “Mahir onca zamandır bizimlesin. Bizi ailen belledin. Yine de insan merak etmiyor değil. Senin kimin, kimsen yok mu?”

Salih Usta, Mahir’in bu konudaki hassasiyetini bildiğinden hemen araya girdi, “Şimdi sırası mı Zeynep? Bırak yemeğini yesin çocuk. Günü gelince kendisi anlatır elbet. Sabırlı ol.”

Mahir derin bir nefes aldı. “Baba adammışsın Salih Usta,” diye geçirdi içinden.

Mahir akşam yemeği sonrası evine giderken daha yolda başladı vicdanıyla muhasebeleşmesi. Annesi onun kim olduğunu bilmeyi en çok hak eden kişi değil miydi? Annemin kalan ömrünü tamamlamaya, yüreğimizi birleştirmeye gidiyorum, dememiş miydi? Bencillik ediyor sadece kendi dünyasını mı düşünüyordu? Bahçe düzenlemesini annesini daha çok görmek, onun elinden fazladan bir bardak çay veya su içmek için yapmıyor muydu? Kendi özlemini böyle giderirken annesinin bunları bilmeye hakkı yok muydu? Dükkân işlerinden babasının elini eteğini, annesine daha fazla zaman ayırsın, diye çektirmemiş miydi? Arabayı aslında üvey babası annesiyle daha güzel vakit geçirsin diye aldırmamış mıydı? Bunları yeterli görerek kendisini teselli edip susmayı mı tercih etmeliydi; yoksa annesine gerçekleri anlatıp yüreğindeki evlat özlemi ateşini mi söndürmeli miydi, bir türlü karar veremiyordu. Söylesem mi, söylemesem mi, düşüne düşüne uykuya daldı.

Mahir bir hafta sonu bahçedeki çiçekleri sularken Samet arkadan gizlice yanaşıp korkuttu. Kendisini sırtüstü yere atan Mahir elindeki hortumla Samet’i ıslattı. Samet üzülmesin diye hortumu ona verince bu defa Samet, Mahir’i baştan aşağı ıslattı. Şakalaşmaları bitince her ikisi de tişörtlerini çıkardı, kurumaları için tel örgülere astılar. Zeynep iyice yaklaşarak, “Hasta olacaksınız. Hemen başka kıyafet giyinin, onların kurumasını beklemeyin,” dedi. Zeynep iyice yaklaşınca Mahir utanıp arkasını döndü. İki kardeşin de sağ omzunun hemen altında doğum lekeleri vardı. Zeynep bir an bayılacak gibi oldu. Bu oğlu Mahir olabilirdi. İsmi de tutuyor, yaşı da. Tam emin olamadığı için hiçbir şey olmamış gibi davrandı. “Samet, gel sen benimle eve. Mahir, oğlum sen de evine git, üzerine bir şeyler giy hasta olmadan,” dediği an Mahir’in içi bir hoş oldu.

Gerçek annesi ona “oğlum” demişti. “Tamam, anne,” demeyi o kadar isterdi ki henüz hazır değildi buna. “Hemen gidiyorum,” demekle yetindi.

Bu defa Zeynep’in gözü uyku tutmuyordu. Ya bu Mahir, oğlu Mahir’se? Olması için sabahlara kadar dua etti. Bunu öğrenmenin bir yolu olmalıydı. Kimliği veya ehliyetine bir fırsatını bulup bakmalıydı. İlk eşinin adı Necati, soyadı Kaya’ydı. Şayet Mahir onun oğluysa soyadı Kaya olmalıydı. Necati evlenip Mahir’i yeni eşinin adına kaydettirmediyse anne adına da Zeynep yazıyordur, diye umut etti. Bu olasılıkları düşündüğü her an boğazından yüreğine doğru bir sızının her defasında aktığını hissetti. İş yerinden alırken veya isterken eşi bunu fark edebilirdi. Tepkisinin ne olacağını bilemezdi. Bu kez ikileme düşen, muhasebe yapan Zeynep’ti. Eşi Salih’ten saklayıp oğlu olarak uzaktan uzağa sevmeli miydi; yoksa eşine de gerçekleri söyleyip olacakları göz önüne almalı mıydı? Söylesem mi, söylemesem mi, diye geçen geceler artık Zeynep’indi. Söylese de, söylemese de bir fırsatını bulup Mahir’in gerçek kimliğini öğrenmeliydi.

Bu fırsat kendiliğinden doğdu. Salih Usta’nın bir taziye için il dışında olduğu bir gün Zeynep’i Pazar yerine arabayla götürmek için eve Mahir geldi. Zeynep tam binmişken Mahir evde unuttuğu bir şeyi almak için arabadan indi. Zeynep arkasından öylece yanık yanık baktı. Mahir eve girince gözünü arabanın içine çevirdi. Ön panelin üstünde arabanın ruhsatını gördü. Ruhsatı bir ümit açtı. Eşinin ehliyetini görünce diğer sayfaları da aceleyle çevirdi. Son sayfaya gelince Mahir’in ehliyetini gördü. Cüzdan pütürlü olduğu için bilgileri tam okuyamadı. Elleri titreyerek Mahir gelmeden cüzdandan çıkarıp bakmak istedi. Titremeye başlayan elleriyle çıkarıp okuduğunda hıçkırıklara boğuldu, gözyaşları hiç bu kadar mutlu akmamıştı. Hıçkırıkları arabanın yarı aralık camından dışarı sızınca Mahir bir koşu arabaya bindi. Annesinin elinde ehliyetini görünce neler olduğunu anladı. Konuşamadı, sarıldılar. İliklerine işleyen, bir ömre bedel sarılıştı bu. Gök daha mavi, güneş daha parlak, ay daha aydınlıktı onlar için. Mahir, “Kalan ömrünü birlikte yaşamaya geldim anne!”

Hüseyin Rahat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir