Meçhul Asker

Önümde kalabalığa, arabalara, onca parıltılı şeye aldırış etmeden yürüyordu. Pamuk gibi bir teni, keskin bakışları vardı. Yukarıdan talimat alırcasına arada bir kafasını öne eğerek benim göremediklerimi, duyamadıklarımı tasdikliyor, ağaçlarla bezenmiş yolda hızlı; ama insanlara çarpmadan sonsuzluğa koşarcasına yürüyordu. Sonsuz merak ile olanlara anlam vermeye çalışıyordum. Bir şey anlamış değildim. Anladığım tek şey bizden biri gibi değildi. Dünyaya dair hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Aramızda yürüyor; ama aramızdan biri gibi davranmıyordu. Adeta hayallerini suya salmış onu bekleyen birine tez ulaşma telaşesiyle aramızdan kaçmaya çalışıyordu.

Artık şehrin dışındaydık. Tavırlar aynı. Benim merakım da. Hâlâ bana aldırış etmeden yürüyordu. Yolun karşısında askeri nizamiye gözüme çarpınca, “Evet bu olsa olsa bir asker olmalı,”  diye söyleniyordum ki akan trafiğe aldırış etmeden adeta arabaların içinden geçerek nizamiyeden içeri selamsız sabahsız girip iki yanı ağaç ve çiçeklerle müzeyyen sisli yolda kayboluverdi. Sonra geç de olsa anladım ki o, verdiğimiz kırk bin şehidimizden sadece biriydi. Ve yine anladım ki şehidine, vatanına duyarsızlaşan toplumumuzda aramızda huzur bulamayıp uğruna öldüğü vatan ocağına küskün; ama başı dik, gururla dönen meçhul askerdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir