O Olmasaydı

Büyüdükçe insanlardan uzaklaşıyor, hayattan kopuyordum. Bu zor süreçte en büyük destekçim annemdi. Annem hemşire olduğu için tıbbın bütün imkânlarını benim için kullanıyor; ama fark eden bir şey olmuyordu. Hâlâ konuşma güçlüğü çekiyordum. Arkadaşlarımın deyimiyle kekemeydim.

Kendimi eksik hissediyordum. Birileri bir şey soracak diye ödüm kopuyordu. Boş sokaklardan geçer, okulda arkadaş edinmemeye çalışırdım. Oysa ben de kalabalığa karışmak, şakalaşmak, meramımı anlatmak, dertleşmek isterdim. Beni sabırla dinleyen bir tek annem vardı. Evin tek çocuğuydum. Babam polis olduğundan eve genellikle yorgun ve sinirli gelirdi. Baba-kız olmayı çok istesem de o konuşmamayı seçerdi. Belki de ben üzülmeyeyim diye.

En korktuğum şey yeni bir okula başlamaktı. Liseye başladığım o yıl korkularım yine depreşmeye başladı. Herkes birbiriyle tanışacak ben köşe bucak onlardan kaçacaktım. En nihayetinde yakalanacak, konuşmak zorunda kalacaktım.

Biri benimle konuşurken cevap vermek için kendimi oldukça geriyor, pancar gibi kızarıyordum. Bu yetmezmiş gibi kenarda kulak misafiri olanların için için bana gülmelerinin kalbimde açtığı yarayı hiç anlatamam. Sınıf arkadaşlarımın karakterime bakmadan konuşma yetimden dolayı değerlendirmeleri beni oldukça üzüyordu. Artık psikolojim bozulmaya başlamıştı. Annem üzülmesin diye ona belli etmemeye çalışsam da anlardı. Dertleşirdik. Başımı okşar, “iyileşeceksin” der, teselli ederdi.

Her şeye rağmen derslerime çalışırdım. Notlarım iyiydi; fakat derslerde parmak kaldırmazdım. Zamanla beni tanıyan öğretmenlerimin birçoğu sınıf gülüşmesin diye bana soru sormazdı. Sorup benim cevabımı beklemeden,  “Geçti Bor’un pazarı…” diyen, kalbimi tekleten öğretmenlerim de yok değildi. Cevabı aklımda saklıyken dilime dökülmesini beklemeyen öğretmen ve idarecilerden oldum olası hep nefret etmişimdir. Anneme sakladığım bir yüreğim vardı, onu da her defasında yaralayıp duruyorlardı.

Sınıfça alay konusu edildiğim bir gün, “Her şey bitti. Artık dayanamıyorum,” deyip okulu ağlayarak terk etmeye karar verdim. Sırtımda çantam ağlayarak hızlı adımlarla okul bahçesinden geçtiğimi gören yeni müdür yardımcısı aniden önümü kesti. Mendilim olmadığı için elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. Kafamı kaldırmaya utanıyordum. Aslında biraz da korkuyordum. Nasıl korkmayayım? Öğretmenler bile ondan çekinirdi. Sert bir mizacı vardı. Kafam her dara düştüğünde diğer müdür yardımcılarına gitmiş; ama yeni müdür yardımcımıza gitmekten çekinmiştim. Öğrenciler gibi idareciler de beni dinlemiyor, çoğu zaman ya tebessüm ediyor ya da bıyık altı gülüyorlardı. Sıkıntılarımı dindireceklerine artırıyorlardı. Rencide olmaktan bıkmıştım. Artık hiç kimseye güvenim kalmamıştı. Şimdi de karşımda en belalısı dikiliyordu. Yüreğim gibi ayaklarım da titriyordu. Nasıl titremesin? Yere çöp atanı, derse geç kalanı, kıyafet kurallarına uymayanı, nöbetini aksatan öğretmenleri hiç acımadan cezalandırıyordu.

“Odama gel,” deyip iki elini arkadan kavuşturarak önden köy ağaları gibi yürümeye başladı. Yürüdüm çaresizce. O kısacık yolda aklımdan neler geçmedi ki? “Ya bana kızar, okulu terk ettim diye disipline verir, babama haber salar, beni üzenleri döverse,” diye. Nihayet odasına varmıştık. Odasına girmeden hemen kapısının yanındaki nöbetçi öğrenciye kimseyi içeri almamasını söyleyince ayaklarım yine titremeye, vücudumdan soğuk terler boşalmaya başladı.

“Çantanı çıkar, yan koltuğa bırak karşımda otur bakalım,” dedi. Gizem devam ediyordu. Bu işin sonu nereye varacaktı, merak etmeye başlamıştım. İyi şeyler düşünmeye başladım. Neticede ilk defa biri benimle bu kadar ilgileniyor, karşısına oturtuyordu. Heyecanım biraz yatışmıştı. Zile basarak nöbetçi öğrenciyi tekrar çağırdı. Bana döndü, “Ne içersin kızım,” dedi.

“Aman Allah’ım neler oluyor!” diye düşündüm bir an.  Aslında meyve suyunu sevsem de en kolay söyleyebildiğimi seçtim. Biraz uzatarak “Çaay,” dedim. Anladı; ama anlamamış gibi davrandı.

O gün hayatımda yeni bir sayfa açılmıştı. Hayata bakışım tamamen değişmişti. Hâlâ iyi yürekli insanlar varmış, diye düşünmemi sağlamıştı. Beni horlayan, aşağılayan bakışların, gülüşmelerin aksine beni sabırla dinleyen, problemlerimi çözmeye çalışan, hayata güvenle bakmamı sağlayan biri vardı karşımda. İlk defa kendimi şanslı hissetmeye başladım.

Akşam yaşadıklarımı anneme anlatınca birbirimize sarılıp ağlamaya başladık. Genç müdür yardımcısı, beni her fırsatta odasına çağırıyor, bir sorunum olup olmadığını soruyordu. Artık sınıf arkadaşlarım ve öğretmenlerimin tavrı da değişmişti. Sanırım sadece benimle ilgilenmemiş, onları da hizaya getirmişti.

Bir gün annem, “Hiç fark ettin mi sen artık eskisi gibi konuşma güçlüğü çekmiyorsun,” dedi. Tam cevap verecekken uzun zamandır sarılmayan babam tüm sıcaklığıyla arkamdan sarılarak benim yerime cevap verdi, “Hem de hiç.”

Bunu o müdür yardımcısı başarmıştı. Annem onu çok merak ediyordu. İşinden izin alıp okula geldi. Birlikte odasına girdik. Çok şaşırmıştı annem.

“Neden şaşırdın anne?” diye fısıldadım.

“Çok genç,” dedi. Bana davrandığı gibi anneme de çok iyi davrandı. Dostluk köprüleri kuruldu. Annem defalarca teşekkür etti.

Sadece, “Öğretmenlik görevim,” demekle yetindi.

Herkesin mutlu ayrıldığı o gün iki şey öğrenmiştim: Birincisi önyargı önümüzdeki en büyük engeldi; ikincisi benim gibi öğrencileri hayata bağlamak, hazırlamak için otoriter davranıyordu. Aslında içinde dağları eritecek merhameti vardı genç müdür yardımcımızın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir