Sihirli Dokunuş

“Var”ın yok, “yok”un var olduğu, siyasi kavgaların toplumumuzu tehdit ettiği dönemlerde en büyük tutkumuz bir gün ilçe takımımızın formasını giymekti. Büyük bir hayal ve hevesti jilet gibi formalardan giymek, meşin topa pis burun da olsa vurabilmek, antrenman havasını solumak.

80’li yıllarda bir çırpıda sayabiliyorduk PES ve FIFA’daki yıldızlar gibi hayallerimizin adamlarını: Yahya, Salih, Nadir, Yılmaz, Celal, Abdullah, Orhan, Ahmet, Ayhan,  Ersin… Sonra yetmiyor lakap takıyor, Çalımcı Alo diyor, rüyalarımıza sığdıramıyorduk onları.

Futbol sahası gibi toz toprak yıllardı; ama ne yıllardı! Sevinçleri, mutluluklarımızı çim yapıyor altımıza seriyorduk. Köşede unutulmuş 9-10 kardeşten biriyken binler seni alkışlıyor, hatırlanmayan adın haykırılıyor hep bir ağızdan.

Nihayet büyümüş toprak sahaya antrenmana çıkmış, hayatımın ilk dersini almıştım: Karakter ve ahlak olmadan başarılı bir futbolcu olunamayacağı. O gün bana aşılananlar 35 yıl sonra bana bunları yazdırıyordu.

“Senden adam olmaz” yerine “Aferin oğlum, aferin oğlum” demeyi kendine felsefe edinmiş, pozitif düşünen, herkesle ayrı ayrı ilgilenen, onların üstün yanlarını öne çıkarıp yücelten, hümanist bir teknik adam. İşin tuhaf tarafı o, bunları farkında olmadan yapıyordu. Sonradan anladım ki hayat felsefesi haline getirip içselleştirmiş, normalleştirmiş bu hasletlerini. Öyle hasletler ki toplumdan koparılmış, değersizleştirilip ayaklar altına alınmış, bizden kaçırılmış hasletler.

Toprak zeminden dolayı sertleşen tabanlarıma basamadığım için ayakuçlarıma basarak acıyla hücuma koşarak destek vermeye çalışıyor, orta sahada aldığım topu sağ açığa atıyor, çektiğim acıya aldırış etmeden ceza sahasına gelen ortaya koşuyordum ki havadan süzülen topa vurmayı düşünmekten çok arkamdan duyduğum sesin büyüsüne kapılmıştım. O gün arkamdan duyduğum “aferin oğlum, aferin oğlum” sözlerini katar yaptım, aydınlık yarınlara. Onsuz hiç yürümedim yolları. Bana baş eğdirmedi hiç. Artık o topa vurmanın bir önemi yoktu. Ona vuramasam da bir sonrakine mutlaka vuracaktım. Öğretilen de, aşılanan da buydu aslında: İnsana güven ve moral.

Bana yanaşıp, “ayağında bir problem mi var?” sorduğunda belki ilk defa bu kadar önemsendiğimi hissettim. Alışık değildik özel ilgiye. Sanki bana bir beden büyük gelmişti bu ilgi. Geçmişe dönüp baktığımda bana yapılan birçok kötülüğü unuttuğumu; ancak yüreğimin okşandığı o günü hiç unutamayacağımı fark ettim. Anladım ki iyilikler kök salıyormuş hayata. Bir kez daha öğrendim ki, “İnsanlar onlara yaptığınız kötülükleri unutabilir; ama kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar.” Bana iyi hissetmemi sağladığı, hayata bakışımı değiştirdiği, hayatlarına dokunarak değiştirebilmemin yolunu açtığı için Teknik Direktörüm Yahya Karabaş hocama ebedi minnettar kalacaktım bir ömür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir