Dilan

“Doğuştan şanslı ve mutluydum. Öyle sanıyordum. Meğer ne zormuş büyümek, büyüdükçe hayatı sırtlanmak, üstüne berdel evlendirilmek sevdalanma hakkı tanınmadan. Hayatımın bu kadar iniş çıkışlı, duygularımın karışık olacağını tahmin edememişim hiç. Sevmeyi bile karıştırmışım, dostu düşmanı karıştırdığım gibi. Düşünce anlıyormuşsun elinden tutanı, uçurumdan iteni. Geç anladım gülerken uzanan eller sahteymiş meğer diyorsun. Sadece yıllarım mıydı kayıp giden elimden? Ya sağlığım? Pişiyorsun. Yere sağlam basıyorsun, kaybettiklerini kazanmak için. Anlıyorsun ki hayat seninle dalga geçmiş. Ulaşmaya çalıştığın yer aslında başladığın yermiş. Keşke her şey öyle kalsaymış diyorsun, saf ve çocuksu.” yaşadığı acı deneyimi yüreğinden akıtıyorken içeriden ismi anons edilince irkildi, Dilan. Aynı psikiyatra yaz sonunda kontrol amaçlı randevu almıştı. Doktor Şefik’in verdiği ankisiyete haplarını masasına koydu. Doktor önce haplara sonra gözlerini bir an tanıyamadığı şık giyimli Dilan’ın gözlerine dikti. Şaşkındı. Dilan, teşekkür ederek doktorun şaşkınlığını hafifletti. Kendisini eskisinden daha iyi hissettiğini, çocukluğunda olduğu gibi geleceğe dair yine hayaller kurmaya başladığını, vücudundaki alerjinin de hemen hemen kaybolduğunu söyledi. Tokalaşıp çıkacakken arkasından Dilan’a, «Ama ilaçları kullanmamışsınız.»

Dilan tam kapı kolunu yakalamışken dönerek, “İhtiyacım olan ilaç değilmiş, birileri tarafından önemsendiği hissetmek, anlaşılmakmış meğer. Siz ve kardeşiniz Feride Öğretmen beni dinlediniz. Kendimi güvende hissetmemi sağladınız. O ilacı da gerçekten ihtiyacı olan birisine verirsiniz. Her şey için tekrar teşekkür ederim,” dedi.

Dilan, yaz başında ruhen ve bedenen çökmüş bir halde girdiği kapıdan öz güveni tavan yapmış, bilinçli ve kararlı biri olarak çıkıyordu. Mutluluğa açılan kapıda her kadının ödediği bedeli arkasında bırakarak, köyde sahip olduklarını satıp on bir yıl önce kaldığı yerden devam etmek için hayata yeni bir sayfa açıyordu, oğlu Turanla.

1 yıl önce

Güneş, ortasından dere geçen vadinin yamaçlarını birinci vites tırmanıp keskin ışıklarını henüz odanın içine damıtmadan sıcacık yatağından soğuk bedenle uyanırdı Dilan. Oysa üşümek bile içini ısıtırdı lise yıllarında. Tutkuluydu. Avukat olacaktı. Sevmeyi, sevilmeyi, aşkın her türlüsünü ertelemiş, kazandığı hukuk fakültesine kaydını yaptırmış, köyün gururu olmuştu. Dört yılın sonunda mezun olarak hayallerini süsleyen cübbesiyle adliye koridorlarında, duruşma salonlarında adalet kovalayacakken on bir yıldır her uyanışta inanamadığı bu evlilik kemendi boynuna nasıl atılmıştı, inanamıyordu. Kendisine yasaklar koyarak yaşıyordu. Bunların en büyüğü sessiz kalmaktı: hakarete, dayağa, anlamsız sorulara… Adına kader dedikleri teslimiyeti yaşıyor, her şeye sessiz her şeye ram.

Uyandığı her yeni günde yenilenen hafızasından birçok eskileri silip atsa da hayatının dönüm noktası zamansız evliliğini bir türlü silip atamıyor, kabullenemiyordu. “Ben nerde hata yaptım?” sorusunu kafasından bir türlü ilemiyordu. Olanlarla baş edemeyeceğini anlayınca tutkularını, heveslerini çaresizce gömüyordu çıkarılmamak üzere. İki dudak ve dört duvar arasına sıkışmış bir kadın için bu toplumda kendin gibi yaşamanın, özgürce düşünmenin, kendi kararlarını vermenin çok zor, hatta imkânsız olduğunu anlamıştı artık. Bazen kendine koyduğu yasakları deler, Hurşit’in kasabadan getirdiği yiyeceklerin içine konduğu hamurla yapıştırılmış gazeteden kese kağıtlarını hasretle okur, hayallere dalar; ama tez uyanırdı yaşadığı gerçeklere.

Cumartesiydi. Tandırda ekmek pişirme günü. Karanlık, her yere hâkimken sabahın kör saatinde uyandı. Rahat çalışmasını sağlayan şalvarını ardından uzun kollu, rengârenk gömleğini giydi. Siyah eşarbını arkadan bağladı. Derin uykusunun neresinde olduğunu bilmediği eşi Hurşit’i rahatsız etmeden sessizce odadan çıktı. Başlamadan yorgunluğunu hissettiği güne isyan etmiyor, katlanıyordu on yaşında ikiz oğulları Baran ve Turan için.

İkizlerin odasına ufak adımlarla girdi. Kocaman gül desenli perdeyi -ikizleri uyandırma işini güneşin taze ışıklarına bırakarak- usulca araladı. Akşamdan hazırladığı tandırı yakmak ve ahırda bekleyen ineklerin yemini vermek üzere oyalanmadan odadan ayrıldı.

Önce tandırı yaktı. Zaman kazanmak için akşamdan hazırladığı un, tuz ve suyu karıştırıp hamuru yoğurdu. Ekşimesi ve kıvama gelmesi için hamurun üstünü sarıp sarmaladı. Gündüzün sıcağına henüz kavuşmayan sabahın serinliğinde saman balyalarının olduğu samanlığa girdi. Fecir vakti küçük pencerelerden süzen ışık yetersiz olduğundan elektrik düğmesine bastı. Çoğu zaman kaçak elektriğin yükünden trafolar patladığı için elektrik olmazdı. Bugün şanslı günündeydi. 300 voltluk ampul içeriyi düğün yerine çevirdi. Sazlıktaki esnek çalılardan yapılmış altı dar sepeti önce yoncadan yapılmış kes denilen hayvanların çok sevdiği ve yüksek besi gücü olan yeşil samanla, üstüne de anızdan toplanan arpa ve buğday saplarından oluşan doyumluk beyaz samanla tamamladı. Hayvanlar sadece yeşil yonca samanını tüketmesin, tamamını yiyip doysunlar diye karıştırabildiği kadar yeşil ve beyaz samanı karıştırdı. Sepeti sırtına kaldırabilmek için yarım metre yüksekliğindeki briketin üstüne çıkardı. Sırtını dönüp iç yakan bir iniltiyle sepeti sırtlandı. Adımını atmadan soluklandığı an aklına içini büyük bir hevesle doldurduğu okul çantasını zor kaldırışı geldi.

Sepeti her sabah üç defa sırtlanır, her defasında da okul yıllarını anımsar, hüzünlenmeye vakit bulamadan işine devam ederdi. Öğleyi merada geçiren hayvanlara akşamları da üç sepet yem verirdi. Hayvanlar beslenirken sütü olanları sağar, buzağılar için iki memeye dokunmazdı. Turan hayvanları meraya götürdüğünde boşalan ahırı temizlerdi. Hayvan gübrelerini önce bir yere yığar, sonra kürekle tezek olacak şekilde yayar, tezek olmaları için “basma” yapardı. “Basma” suyunu çektikten sonra ikizler arkadaşlarıyla üzerinde top oynar, “basma”nın sertleşmesini sağlarlardı. Dilan, üstü kuruyan ve tezek olan “basma”yı kare şeklinde keser, silah çatar gibi çatarak altınını da kurutur, kışa hazırlardı. Yağışlar gelmeden piramit şeklinde dizer, dışını da hayvan gübresiyle sıvayarak zorlu iklim şartlarından korunması sağlardı “kalağ”ın.

Dilan, hamur daha fazla ekşimeden tandıra vardı. Açtığı hamurları “rapata”yla tandıra vurmaya başladı. Baran için kalın, Turan için ince lavaş ekmekler pişirdi.

Dilan her tandır yakışında en son çıkan ekmeklerden sofraya götürür, onları geniş çinko tabağın içine parçalar, kendi yaptığı tereyağını üzerinde eritir, lezzete lezzet katarak ikram ederdi.

Yorucu tandır işi bitince Dilan “hayat”a döndü. Çay suyunu koydu.

Dilan, elektrik varsa elektrikli su ısıtıcısında; yoksa piknik tüpünde çay suyunu kaynatırdı. Hurşit, tüp gazı petrolde yarı fiyatına doldurduğu halde hiç para vermemek için evin her tarafına kaçak elektrik döşetmişti.

Çay suyu kaynamadan “hayat”ı sulayıp süpürdü, Dilan. Radyonun fişini prize taktı; fakat radyoyu açmadı, açamazdı zaten. Su kaynayınca çayı demledi. Saman ve kireçle yoğurduğu çamurla sıvadığı “hayat”ın duvarına yaslanmış sandalyeyi alarak Hurşit’in saçını taramak için radyonun yanına yerleştirdi. Banyodan tarağı getirerek sandalyenin üzerine koydu.

Camdan kırılarak odaya dalga dalga giren güneş ışınları ikizleri iyice rahatsız etmeye başladı. Her zaman olduğu gibi önce Baran, ardından Turan gözlerini ovuşturarak uyandılar. Ufak bir yatak sefasından sonra gerneşerek oğruldular. Her sabah yaptıkları gibi alçak ve geniş pencerenin önüne dizlerini karınlarına çekerek sıkıştılar. Ellerini gözlerinin üstüne şapka yaparak güneşin göz kamaştırıcı ışınlarından korunmaya çalıştılar. Birbirleriyle hiç konuşmadan hafiye gibi evin “hayat”ına göz kulak kesilip içlerinden her şey yolunda gitsin, diye dua ettiler. Şayet evin “hayat”ı sulanmış, süprülmüş, kahverengi tahta radyoda babasının sevdiği türkücüler -Bedia Akartürk veya Belkıs Akkale- çalıyorsa işler yolunda demekti. Az sonra olacaklar bir seremoni gibi akışında sürecek babaları sandalyeye nemli saçıyla oturacak, anneleri babalarının saçını tarayacak kahvaltıya bir aile gibi mutlu, huzurlu oturabileceklerdi. On yaşındaki yürekleriyle istedikleri tek şey buydu. Şayet radyo çalmıyor, “hayat”ın orta yerindeki sandalyede babaları saçını taratmıyorsa o gün kâbusu yaşamaktan kimse onları kurtaramazdı. Bir keresinde yalan söyleyip kahvaltıya çıkmayınca kurtulacaklarını zannettiler. Hayatlarının en büyük hatasını yaptıklarını anneleri ve kendilerine acımazsızca atılan dayakla karşılık bulduğunu acı bir şekilde tecrübe ettiler. Ne olursa olsun kahvaltıya katılmak zorunda olduklarını iyi bilirlerdi. Katılmazlarsa gecesini gündüzüne katan ev, ahır ve bahçenin bütün işlerini yapan annelerine babaları yine hakaret edecek, yüzüne tükürecek, sofrayı dağıtacak hızını alamazsa hepsini dövecekti. Onların güneşi de bulutu da babalarıydı. O açarsa her yer aydınlık, o kapatırsa her yer karanlık.

Baran’la Turan’ı en çok korkutan babalarının kızdığı zaman kan çukuruna dönen küçük siyah gözleriydi. Onları en çok üzense hakaret ve dayaklara tek ses çıkarmayan, acılarını dahi sessizce, içinde yaşayan annelerinin çaresizliğiydi. Böyle anlarda babaları gittikten sonra her biri annelerinin bir bacağına sarılır, çocuk akıllarıyla annelerinin acılarını paylaşırlardı. Dilan tek kelime etmeden her ikisinin başını okşar, gözyaşlarını çocuklara ulaşmadan solan yanaklarındayken eşarbının ucuyla çaktırmadan silerdi.

Hurşit akşamı sabahına uymayan, sık sık ilçeye inerek arkadaşlarıyla kafayı bulan, eve sarhoş gelip herkese kan kusturan, kaba kuvvetle her sorunu çözebileceğine inanan, Dilan’a eş çocuklarına baba olmayı beceremeyen cahil, merhametsiz biriydi.

Kahvaltı öncesi Hurşit’in “hayat”a nasıl gireceğini merak eden sadece Dilan değildi. Pencere önüne tünemiş Baran ve Turan da annelerinden daha fazla merak ediyorlardı. Meraktan ziyade endişeli gözlerle seyrediyorlardı “hayat”ı. Nihayet kapı gıcırtısı duyuldu. Telaş başladı. Yürekler semaya açıldı. Ağır ve şımarık adımlarla “hayat”a adım atmadan her zaman dayağa kalkan sağ el uzanıp radyonun düğmesini sola çevirdi. Nağmeler duyuldukça yürekler huzura kavuştu. Bugün onların günüydü. İkizler birbirine sarıldı. Dilan yer sofrasını alelacele kurmaya başladı. Tahta yayvan, uzun yöresel “nehre”de çalkalayarak çıkardığı saf tereyağını sıcak ekmeklerin üzerine yayarak eritti. Kaymak, yumurta, zeytin, otlu peynir, lor… Hepsi taze ve organik kahvaltılıklarla donattı, sofrayı.

Hurşit, çeşmede yüzünü yıkamaya gidince Dilan omzunda hazır beklettiği havluyu bir koşu eşine ulaştırdı. Kurulanırken göz göze gelmekten kaçındılar. Hurşit havluyu teslim edip sandalyesine oturdu. O oturmadan Dilan tez davranıp tarağı sandalyenin üzerinden aldı. Dilan, Hurşit’in hafif ıslatılıp kurutulan nemli saçlarını sağdan sola taradı. Radyo çalarken Baran ile Turan neşeyle “hayat”a girdiler. Son bir kez babalarının tavrını kontrol ettikten sonra çeşmede ellerini yüzlerini yıkadılar. Havluyla kurulandıktan sonra Baran sofrada babasının, Turan da annesinin yanına çömeldiler. Baran otlu peynir, Turan yumurtacıydı. Herkes ketumdu. Sofrada sadece bardak, çatal, kaşık ve Hurşit’in üfleyerek çay içme sesleri vardı. Bu bile onlar için büyük bir lütuftu. Havada uçuşacak bardak, çatal, kaşık, hakaret, küfür ve atılacak dayaktansa bu en iyisiydi.

Baran ve Turan çocuk neşesiyle doğan güneşe hiç uyanmadılar. Onların güneşi babalarıydı. O gülerse inik yürekleri güler, evin “hayat”ı sessiz neşe bulurdu. O günü mutlu, huzurlu geçirmelerini sağlayan, onlara çocukluklarını yaşatan ne güneş ne köyün el değmemiş doğası ne arkadaşlarıyla hoşça vakit geçirmeleriydi. Onlar için varsa yoksa babalarının kahvaltıda tüm güne yansıyan tavırlarıydı. İlk duaları babalarının güne mutlu başlaması, annelerine iyi davranmasıydı. Babaları akşamdan kalma ve parasızsa, hasat iyi değilse, hastalanan hayvan varsa o günün iyi geçme ihtimali yoktu.

Hafta sonu olduğundan Baran’la Turan’ın okula gitme telaşı yoktu. Kahvaltı bitince Hurşit, Baran’a kaş-göz hareketiyle ne yapması gerektiğini hatırlattı. Baran ıslanmasın diye her defasında içeriye koyduğu kırmızı küçük minderini bir koşu alıp traktörün oturağına yerleştirdi. Zorlanarak yerine oturup babasını bekledi. Babası güneş kafalarına geçmesin diye iki şapka ve henüz yaktığı sigarasıyla traktöre bindi. Şapkanın küçük olanını Baran’a uzattı. Baran şapkayı kafasına geçirirken gözlerini -babası yüzüne bakar ümidiyle- ondan ayırmadı. Traktörün sarsıcı yolculuğundan korkan Baran iki eliyle kafese sıkıca sarıldı. Baran yoldan çok babasına bakıyordu. Arkadaşları hafta sonu oyun oynarken, aileleriyle pikniğe, balığa çıkarken o küçücük bedeniyle tarlaya çalışmaya gidiyordu. Onu çalışmaktan çok babasının ilgisizliği üzüyordu. Bu, onun iyi günüydü. Kahvaltı problemsiz atlatılmış, anneleri azarlanmamış, babaları küçük siyah gözlerini derinlerden dışarı fırlatarak ortalığı dağıtmamış, minik yüreklerini hoplatmamıştı. Babasının dönüp yüzüne bakması, tebessüm etmesi, bir çift tatlı laf etmesini yol boyu bekledi durdu.

Dilan kahvaltı sofrasını toplarken Turan da babasının uzaklaştığından emin olunca ilk iş radyonun fişini atmak oldu. Türkülerden hoşlanmadığından değil, türküler babasını hatırlattığından. Dilan çamaşırları yıkamak için içi su dolu büyük kazana elektrikli su ısıtıcısını atıp Turan’ı elektriğe karşı uyardı. Birlikte inekleri derede sulamak için ahıra gittiler. İnekler yemlerini bitirmiş, suya gitmeyi bekliyordu. Kapıyı açıp önüne taş koyduktan sonra birlikte ineklerin bağını çözdüler. Buzağılar özel bölmelerinde tutuldu, hem küçük oldukları hem de annelerinin tüm sütünü emmesinler diye. Dilan ev işleri için “hayat”a dönmeden buzağıları suladı. Turan da inekleri derede bir güzel suladıktan sonra öğle sıcağı bastırıncaya kadar dere kenarında otlatmaya başladı. Arkadaşları karşı kıyıda oynarken onların neşesine ortak olmaya çalışıyor, sınıf arkadaşlarına şakayla takılıyordu. Balık avlayan arkadaşlarına, “Oltanızı buraya atın, burada balık çok,” diyor, oltalar atılır atılmaz önceden topladığı taşları kahkahalarla suya fırlatarak balıkları kaçırıyordu. Kıskanmıyor değildi, onların mutluluğundan çalmaya çalışıyordu. Çünkü onların evinde mutluluk hiç yoktu. Bazen suya giren arkadaşlarının elbiselerini saklar ya da suya atar ıslatırdı.

Baran, babasıyla işçileri topladıktan sonra nihayet tarlaya vardılar. Patates çıkarılırken onun görevi işçilerin savsaklayarak toprak altında unuttukları patatesleri bulmak ve işini aksatanları babasına ihbar etmekti. İşini bilerek savsaklayanları babasına ihbar etmeden uyarıyor, işlerini kaybetmelerini istemiyordu.  Minik yüreğiyle merhamet dağıtıyordu.

Dilan “hayat”ın duvarına yasladığı alüminyum leğeni ısınan suyun yanına yatırdı. İçeriden kirli çamaşırları getirip renklerine göre ayırdı. Suyun iyice ısındığını anlamak için parmaklarıyla kontrol etmek istedi. Aklına elektrik kaçağı olabilir, fikri gelince fişi prizden çekti. Suyun ısısını nasırlaşan eliyle yokladı. Saplı alüminyum maşrapayla leğene biraz su aldı. Deterjandan iki bardak sıcak suya boşaltıp karıştırdı. Su sıcakken önce renklileri, su ılıdıktan sonra narin ve beyazları yıkadı. Çamaşırları sermeden öğle yemeği için horozlardan birini besmele çekerek kesti. Orta boy kazana ısıtılmış sudan ekledi. Horozu içine attı, tüyleri kolay yontulsun diye. Alelacele çamaşırları serdi, mandalladı. Yer sofrasına horozu çıkarıp tüylerini yoldu. Patates ve soğanı soyup hazırladı. Elektrikli ocakta tenceresinde tereyağını eritti. Salça, soğan, et, patatesleri ekleyerek yemeğini hazırladı. Kahvaltı sonrası en büyük sıkıntısı öğle yemeğinin yetişmeyip Hurşit’in ortalığı velveleye vermesiydi. Kilerden bakraçta yoğurt çıkardı. Bir deste ekmeği kurumasın diye önce kalın naylona sonra beze sararak hazırladı. Dur durak bilmeden, bir maraton koşucusu gibi koşuşturarak sadece yarım gününü atlatmıştı Dilan.

Öğle sıcağı bastırmaya başlayınca Turan inekleri bir kez daha sulayarak ahıra getirdi.  Dilan ineklerin geliş saatini bildiği için kendi yerine geçen inekleri birlikte bağladılar. Hava sıcak olduğundan ahırın kapısını kapamadan çıkıyorlardı ki traktörün sesi duyulmaya başladı. Baran işçilerin başında kalmış, Hurşit azıkları almaya gelmişti. Yine sessiz tiyatro oynanıyordu. Yemek, yoğurt, ekmek römorka yerleştirildi. Isınmasın diye naylon bidondaki su, buzdolabından son anda çıkarılarak Hurşit yolcu edildi.

Dilan kendileri için ayırdığı yemeği tek kapta sofraya koydu. Yanına bir kelle soğan kırdı. Hurşit, işçileri çok susatıyor diye tarlaya soğan götürmüyordu. Dilan Turan’la baş başa sessiz ve huzur içinde bir yemek yediler.

       kşam olmuş, erkenden herkes odasına çekilmişti. Baran bu hafta başlayacak yazılılara hazırlanırken Turan da kopya hazırlıyordu.  Turan kopyalarını hazırlayıp bitirdikten sonra mavi beyaz çizgili pijamalarını giyip yünden yer yatağına uzandı. Geceleri hava soğuduğu için yün yorganı üzerine çekti. Baran’ın da bir müddet sonra çalışması bitince tepedeki ışığı kapatıp duvar halısının üzerindeki süslü gece lambasını yaktı. Kırmızı beyaz pijamasıyla ikizinin yanına serili yatağına uzandı. Yorganı göğsüne kadar çekti. Turan’a dönerek, “Uyudun mu?”

“Bıraksan uyuyacağım,” dedi Turan.

“Bu işe bir çare bulmamız lazım.”

“Hangi işe?”

Baran içini çekerek, “Annem, babam, biz, mutluluk, huzur…”

“Valla ben bugün olanlardan şikâyetçi değilim. Keşke her günümüz böyle olsa.”

“Neden daha iyisi olmasın, Biz daha iyisini hak etmiyor muyuz sence?”

“Peki, nasıl olacak bu iş?” dedi Turan.

“Okulda dikkat ettin mi hiç?”

Turan meraklanarak döndü, “Neye?”

“Feride Öğretmenle eşi Rafet Öğretmene. Ne kadar da mutlular. Gülünce yanaklarında gamze çıkıyor Feride Öğretmenin. Sence annemizin de gamzeleri var mıdır?” dedi içini çekerek Baran.

“Ders çalışa çalışa çok hayalperest olmuşsun.”

“Mutluluk, huzur bizim de hakkımız değil mi?”

“Tamam, tamam. Sen kafayı bunlarla kırmışsın anlaşılan. Pazartesi olsun söylersin öğretmene bizimkilere de öğretsin mutluluğu, neşeli olmayı. Öğrenemezlerse benim gibi kopya çeksinler. Sahi mutluluğun kopyası olur mu?”

Baran, “Olmaz bence. Öyle olursa yapmacık olur. Ben gerçek bir aile gibi olmayı istiyorum. Birbirimiz için üzülen, sevinen, ağlayan, neşelenen. Çok şey mi istiyorum?” dedi.

“Ama babam duyarsa öğretmenimizden yardım istediğimizi hepimiz keser,” diyerek korkusunu dile getirdi Turan.

“Onu da düşündüm. Babam her pazartesi akşamı ilçeye arkadaşlarıyla içmeye iner. Geç gelir. Sabahtan Feride Öğretmene söyleriz. Öğleden sonra annem okula gelir, görüştürürüz.”

“Diyelim ki annem okula geldi. Annem konuşmuyor ki Feride Öğretmenle anlaşsınlar.”

Baran, “Feride Öğretmen ikna eder bence. Denemekte fayda var.”

“On bir yıldır konuşmadı şimdi mi konuşacak? Hiç zannetmiyorum ya!”

Baran üzgün, “Ben ümidimi hiç yitirmedim. Belki de beni hayata bağlayan hep bu ümidim oldu,” dedi.

“Yav he he. Uyu artık.”

“Beni dinlemen bile güzeldi. İyi geceler.”

“Sana da kibar çocuk.”

Pazartesi sabahı okula giderken Baran her zaman olduğu gibi tek komşuları Hacer Hanımın birinci sınıfa giden kızları Zeynep’i de kapıyı çalarak aldı. Hacer Hanım, “Dikkatli olun,” deyince

“Bana güvenebilirsiniz,” dedi Baran.

Henüz içeri girmeyip arkadan meraklı gözlerle çocukların gidişini izleyen Hacer Hanım, “Sana güveniyorum da yanındaki zıpıra güvenmiyorum,” deyip kapıyı kapattı.

Turan vurdumduymaz tavırlarıyla sonbaharın sararmaya ve tunca dönmeye başlayan renklerini içinde barındıran köyün doğasını doyasıya yaşayarak köprüden okula doğru yol alırken, Zeynep ile Baran utangaç tavırlarla doğanın güzelliğinden bihaber kafaları önde ilerliyorlardı.

Feride Öğretmen derse başlamadan sınıf başkanı parmak kaldırarak, “Hocam Turan’dan sınıfça şikâyetçiyiz,” dedi.

Ders defterini doldurduktan sonra, “Anlat bakalım, nedir şikâyetiniz,” diye sordu Feride Öğretmen.

“Biliyorsunuz artık derste azanlar listesine Turan’ın adını dahi yazmıyoruz. Tahtada çentik atacak yer kalmıyor. Onun terbiye olacağı yok. Bari hafta sonumuzu zehretmesin.”

“Oraya da mı el attı Turan?”

“Evet öğretmenim. Yıkanmak için dereye girdiğimizde elbiselerimizi dereye atıp ıslatıyor. Çoğunu bulamıyoruz zaten. O da yetmez balık tutalım bari diyoruz, bu kez suya taş atarak balıkları kaçırıyor.”

“Anladım. Oturabilirsin. Turan sen ne diyeceksin bu konuda?”

Turan büyük bir pişkinlikle ayağa kalktı. “Dedikleri doğru; ama sorun bakalım niye yaptım?”

“Soruyorum, niye yaptın?”

“Saygıdeğer hocam, canım arkadaşlarım soruyorum size balıkların yeri neresi? Yaşayabildikleri sular mı; yoksa can çekiştikleri kara mı? Haksız mıyım öğretmenim?”

Turan pişkin pişkin cevap verdikçe ön sırada oturan Baran, ikizinin yaptıklarından duyduğu utançtan neredeyse sıranın altına gizlenecekti.

Baran’ın bu hareketi Feride Öğretmenin dikkatinden kaçmadı. Bir an ne diyeceğini bilemedi. Kendini toparlayarak, “Bak Turan. Canlılar, insanlar faydalansın diye yaratılmıştır. Sen onları ürküt diye değil. Ayrıca insanların en makbulü birbirine iyi ve kötü günde yardım elini uzatan, hayatı kolaylaştırandır, senin gibi zehreden değil. Şimdi otur bir daha olmasın.”

Baran teneffüste güzelliğini ve masumiyetini yansıtan ela gözleriyle utana sıkıla her zamanki gibi şen şakrak yan yana oturan Feride Öğretmen ve eşi Rafet Öğretmene sokuldu. Hem onlardaki sıcaklığı yakından hissetmek hem anne ve babasının sorununu anlatmak için bundan daha güzel fırsat bulamazdı.

Baran ne vakit öğretmenlerini yan yana bir aile sıcaklığında görse oyunu terk eder, okul suruna sırtını yaslar, kimselere hissettirmeden öylece onlara bakar, hayallere dalardı. Çoğu zaman onların çocukları olmayı aklından geçirirdi. Baran öğretmenlerine sokulunca ona döndüler. Baran, “Bir şey sorabilir miyim öğretmenim?” dedi.

Baran’ın öğretmenlerine sokulması, bir şey istemesi pek olası değildi. Meraklı gözlerle, “Elbette sorabilirsin,” dedi Feride Öğretmen.

Baran yaşadıkları her şeyi anlatınca Feride Öğretmen, “Tamam. Öğleden sonra annen gelsin ders çıkışı görüşelim,” dedi.

Baran, Feride öğretmeninin yardım edeceğini duyunca oldukça mutlu oldu. Mutluluğunu ifade edecek duygulardan o kadar uzaktır ki bunu nasıl yaşayacağını bile bilemedi. Tedirgin, kontrolden çıkmış el kol hareketiyle, “Çok sevindim. Çok teşekkür ederim, öğretmenim,” dedi.

Baran ayrılınca Feride Öğretmen eşine dönerek, “Aynı anne babadan, üstelik yumurta ikizleri. İnsanın inanası gelmiyor. Bu ufacık çevrede taban tabana zıt iki farklı karakter.”

Öğleden sonra son zille birlikte öğrenciler dağılırken Dilan okulun bahçesinde bir bankta oturuyordu. Baran annesini fark eder etmez Feride Öğretmenin odasına götürdü. Feride Öğretmen ikizlere dışarda beklemelerini söyledi. Dilan’a, “Hoş geldiniz,” dedikten sonra cevap alamayacağını bildiğinden doğrudan meseleye girdi. “Hukuk fakültesini kazandığınızı, berdel evlenmek zorunda kaldığınızı, köylülerden çokça duydum. Çok üzüldüğümü bilmenizi isterim. Mutsuz bir evlilik geçirdiğinizi de biliyorum. Eşiniz Hurşit’in de berdel yüzünden sevdiği kızı alamadığını herkes konuşup duruyor. Neticede siz idealinizi, eşiniz de sevdiğini kaybederek bu evliliğe mahkûm olmuşsunuz. Peki, bu çocukların suçu ne? Onlar da sizin gibi mutsuz mu yaşasın? Cevap vermeyeceğinizi biliyorum; ama düşünmenizi istiyorum. Size son diyeceğim hiçbir şey çaresiz değildir. Çözüm isterseniz kapım açıktır. Kardeşim iyi bir psikiyatrdır. İsterseniz ondan yardım alabiliriz. Seni oraya götürebilirim. Buraya izinsiz geldiğinizi biliyorum. Eşinizin gelip problem çıkarmasını istemem. Geldiğiniz için teşekkür ederim. Kararınızı değiştirirseniz beklerim. Gidebilirsiniz.”

Hurşit Pazar gününü elektrikle balık avlamaya ayırdı. Ucu çengelli uzun antigron kabloyu römorka yükledi. İkizleri de bindirdi. Baran ekmeğinin üzerine tereyağı onun da üzerine şeker, Turan da salça sürdürmüşlerdi. Ekmeklerini bitirmeden av yerine vardılar. Babaları kabloyu halkalar halinde sallayıp kancayı yüksek gerilime geçirdi. Elektrik akımı olan ucu ellememeleri söyledi. Römorktan balıkları koyacağı leğeni almaya gitti. Baran tereyağlı, şekerli ekmeğini yerken bir ayağının suya girdiğini fark edemedi. Babası kablonun ucunu suya daldırdığı gibi Baran elektriğe kapıldı. Baran elektriğe kapılır kapılmaz elindeki ekmek suya kendisi iri kumlu sahile sırtüstü bir et yığını gibi düştü. Hurşit ilk kez yanık bir sesle Baraaan! diye haykırdı. Kabloyu sudan çeker çekmez Baran’ın yanık bedenini kaptığı gibi toprak alana çekti. Hurşit ilk kez Baran için bir şey yapıyor, onu hayatta tutmaya çalışıyordu. Turan’ın nutku tutulmuş olduğu yere çömelmişti. Bir ümit Baran’ı toprağa gömüp vücudundaki elektriği atmaya çalıştı, babası. Korku salan gözleri bu kez merhamet kapılarını açıp boşaldıkça boşaldı, Baran’ın gömülü olduğu toprağa. Hurşit yaşarken Baran’ın dokunmadığı yüreğine, tenine artık Baran hissetmiyorken çaresizce dokunuyordu. Baran’ın traktörde yol alırken bakar ümidiyle babasına takılan gözleri artık manasını ve ferini kaybetmiş, boşluğa bakıyordu kan kırmızı. Hurşit, öldüğünü anlayınca bakamadı, kafasını koltuğunun altına gömerek Baran’ın göz kapaklarını titreyen elleriyle kapadı.

Baran’ı karşı kıyıdaki köy mezarlığına defnettiler. Hurşit bir gün sonra tek başına mezarlığa giderek Baran’ın traktöre binerken altına koyduğu kırmızı minderi koklayıp mezar taşına,  Dilan da her sabah başına bağladığı siyah eşarbını  üstü kapalı, iki yanı açık “hayat”ın giriş kapısına bağladılar.

Baran’ın ölümünden sonra Hurşit her gün içmeye, eve sarhoş gelmeye, huzursuzluk çıkarmaya başladı. Köylüler Baran’ın ölümüne çok üzüldüler. Turan üzüntüsünü hep içinde yaşadı. Kulak misafiri olduğu ve gittiği her yerde köylülerin, “Keşke bu ölseydi,” cümlesi onu hayattan iyice koparmaya, babasının da annesine eziyeti iyice artmaya başladı.

Turan, babasının sık sık Baran’ın oturduğu yere boş gözlerle baktığını fark edince nefret ettiği babasına acımaya başladı, Turan. Turan radikal bir karar alarak kahvaltıya Baran’ın kıyafetiyle gelmeye, babasının yanına çömelmeye başladı. Hurşit de Dilan da şaşkındılar. Baran’ın sevdiği kahvaltılıklardan yemeye başladı. Babası Turan’ı traktörde görünce bir daha şaşırdı. Kırmızı minderi görünce şaşkınlığı tavan yaptı. Duruldu. Hüzünle karışık mutlu gibiydi.

Okulda öğretmen ve arkadaşlarını şaşırtıyor, durmadan ders çalışıyor, yüksek notlar alıyor, asla yaramazlık yapmıyordu. Komşuları Hacer Hanım’ın güvenini kazanarak Zeynep’i okula götürüp getiriyordu.

Feride Öğretmen bu değişimin sebebini öğrenmek için ders çıkışında Turan’ı yanına çağırdı, “Baran gibi yaşadığının farkındasın değil mi?”

“Hepiniz öyle istemiyor muydunuz?” dedi Turan.

“Peki, Turan’a ne oldu?”

“Turan öldü. Sizler öldürmemi istediniz ben de onu öldürdüm. Herkes ölümü bana daha çok yakıştırdığı için Baran’ı yaşatmaya karar verdim. Herkesi ve kendimi rahatlattım. Şimdi geceleri daha huzurlu uyuyorum.”

“Nasıl öldürdün?”

“Annem gibi yaptım.”

“Annenin kendisini öldürdüğünü nereden çıkardın?”

“Baran ölünce hiç ağlamadı. Yaşıyor olsaydı ağlardı. Seyretti o kadar. Siz annemin yaşadığını mı zannediyorsunuz? Yaşasaydı bizimle konuşur, bize gülerdi, bizi okşar, severdi. Bazı anlar vardır güvendiğiniz birinin boynuna sarılasınız gelir. Bizim hiç olmadı,” deyince, Feride Öğretmen ellerini sonsuz açtı. Kayıtsız kalmadı, öğretmeninin boynuna sarıldı Turan.

Turan’a sarılı Feride Öğretmen, “Eminim annen gözyaşlarını içine akıtmıştır.”

Hurşit’in kaçak içkiden öldüğü haberine ne ev ne de köyden kimse üzülmüşe benzemiyordu. Hurşit, ölümünü bilircesine cebine yazdığı vasiyete uyularak oğlu Baran’ın yanına defnedildi. Turan üzülmekle sevinmek arasında kaldı. Üzülüyordu, neticede bir gün babasıyla mutluluğu yakalama ümidini henüz yitirmemişti. Seviniyordu; çünkü kardeşi Baran artık yalnız değildi. Dilan yine duygusunu belli etmedi. Olağan karşıladı. Su testisinin suyolunda kırılacağını biliyordu çünkü.

Feride Öğretmen Dilan’ı okul bahçesinde görünce teklifini kabul ettiğini anladı. Neticede Dilan’ı köye bağlayacak bir şey kalmamıştı. Ümidini tazelediğini ve tedavi için hazır olduğunu görmekten büyük bir mutluluk duydu. En azından yarım kalan eğitimini tamamlayabilecek, oğlu Turan’la yeni bir hayata adım atabileceklerdi.

  Yaz tatilinin başlamasına az bir zaman kala psikiyatr ağabeyi için şehre indiler.

Dilan ifadesiz ve yanık yüz hatları, çatık kaşı, nasırlı elleri, desenli entarisiyle Doktor Şefik’in karşısına çıkmıştı nihayet. Feride Öğretmen gelmeden önce yaşanan olayları etraflıca psikiyatr kardeşi Şefik’e anlattı için Dilan ve Turan’ın tedavileri için elinden geleni yapar Doktor Şefik.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir