Şen Gençler

Şen Gençler

Çocukluğum diyorum.

Nazım’ın dizelerindeki tek ve hür çocukları kıskandıran çocukluğum…

Dağlarında Köroğlu Destan’ı kadar destansı, yürekli çocukluğum…

Yunus’un Türkçesi kadar berrak, Akif’in inancı kadar mukaddes çocukluğum…

Pınarlarından soğuk sular içtiğim, dereleri, ovaları, rengârenk doğasında Evliya Çelebi’si olduğum çocukluğum…

Necip’in üslubu gibi mistik, Nedim Sadabâdı Lale Devri çocukluğum…

Hastası olduğumuz en büyük eğlencemiz futboldu. Sibop yerinden patlak plastik topumuza kalın çivi geçirerek oynuyorduk. Hazırcı değildik, hayat şartları bize çözüm üretmeyi öğretmişti. Bu topla oynayabilmek için nelere katlandığımızı asla tahmin edemezsiniz. Topu tamir etmek yetmiyordu. Sahibini de ikna etmek gerekiyordu. Anlayacağınız biraz da psikologduk. Onlarca ağız topun sahibini ikna yarışına giriyorduk. Mahallenin tek topu Mehmet arkadaşımızındı. Gözü gibi bakardı topuna. 1980’li yıllarda bu toplara deniz topu deniyordu, mavi üzerine siyah çizgileri olduğundan. Mahallede hiçbir top bu kadar uzun ömürlü olmamıştı. Üç beş kişi ortaklaşa bir top alır, ne hikmetse en fazla birkaç gün dayanır, en nihayetinde taş, diken derken bir şekilde patlardı.

Yokluk yıllarıydı. Herkes hem okula gider hem çalışırdı. Her evde sekiz, dokuz çocuk vardı. Ebeveyn, dede, nine derken on iki, on üç nüfusu buluyordu hane halkı sayısı. Geçim zordu. Tarım ve hayvancılık yapılsa da yetmiyordu. Ne bilinçli tarım ne de hayvancılık vardı.

Okulda öğretmenler evde de büyükler sık sık dayak atardı. Kanıksamış olacağız, hiçbir şey olmamış gibi davranırdık. Şimdiki çocukların afra tafralarına bakınca o vakitler ne kadar da mazlummuşuz, diye düşünmeden edemiyorum.

Mehmet arkadaşımın topuyla oynayabilmek için ömrümüzü heder ederdik. Topunu güneşten zarar görmesin diye kışlık yiyeceklerin konduğu karanlık kilerde saklardı. Bizi bayram günü kadar sevindiren ise Mehmet arkadaşımızın bütün ahır ve bahçe işlerini yardımlaşarak bitirdikten sonra o mucizevi topunu karanlık kilerden ilk kapabilme mutluluğuna erişebilmekti. O topu elimizde ilk hissedişimizi hiç unutamam. Her geçen gün biraz daha küçüldüğünü, yamulduğunu, yumuşadığını görüp, “Bu son oynayışımız,” deyip iç çeksek de o bizi her defasında yanıltır, inadına patlamazdı. Kim bilir kaç top patlamış, kaç insan ölmüştür onun üstüne.

Komik olan, aklıma gelince beni gülümseten bir başka anımız da Mehmet arkadaşımızın top oynamayı bilmediği halde as kadroda yer almasıydı. Kötü oynasa da bir şey diyemeyişimizdi. Ne de olsa “onun topu var”dı. Sanırım zaman bizden intikamını alıyordu. Biz kendi topumuz olduğu dönemlerde kötü oynuyor diye onu asla oynatmazdık. Mahalleler arası maçlarda gurur takınır, yenilmemek için onu takımına almazdık. İzleseydiniz oyununu eminim hak verirdiniz. Koşarken iki elini tayyare gibi açıp herkesi biçmekten başka bir şey gelmezdi elinden. Yeteneksizdi. Çoğu zaman ya küser eve gider ya kale arkasında bir köşeye sığınır ya da bir ağaca yaslanır boynunu bükerdi. Zaman ondan yanaydı. Sanırım tek de değildi. İlahi adalet de onu ödüllendiriyor, bizi cezalandırıyordu. Her şeye rağmen kara kışın, tozun, toprağın bazen de uzaklara açılıp çayırlıkların arasında oynadığımız o yılları aramıyor değilim.

En zoru kış aylarıydı. O yıllarda sabah uyandığımızda karşımızda iki üç metre kar görebiliyorduk. Dedim ya kışı da kış gibiydi. Mevsimler yamuk yapmazdı. Bozuk değildi meyvelerin, sebzelerin tadı. Kokuları, tatları ta uzaklardan sarardı nefisleri. Kar çok olsa da hava yumuşak olurdu. Kalleşlik yapmazdı. Ne kadar yağarsa yağsın bu bile bizim futbol aşkımızı durduramazdı. Kısa kış günlerinde okul sonrası hayvan bakımını yapan her arkadaşımız bulabildiği kadar naylon poşetlerle top oynayacağımız sahaya gelirdi. Kol kola bir ordu düzeninde baştan aşağı karları ezerdik. Oynamayan; ama yaptığımız işe ilgi duyan küçük çocuklar da yardım ederdi. Çoraplarımız ıslanır, bir koşu eve gider değişir, sıcacık sobaların altına kurumaya bırakır, devam ederdik saha açmaya. İşimiz bittiğinde gücümüz de biterdi. Ancak azmimiz bizi ayakta tutardı. Kafamızı kaldırıp baktığımızda güneşin veda etmek üzere olduğunu görür, zamanımızın az kaldığını anlar, üzülürdük. Hava da soğumaya yüz tutardı. Alelacele takımları kurar oynardık. Düşünün kış kıyamet, saha çakır çukur, top plastik, sürekli kayıp zıplıyor; ama biz pes etmiyor, oynuyoruz. Şimdikiler saha ve top beğenmiyor. Hazır halı sahalara arabalarla gidip formalarla oynayıp kavgayla arkadaşlıkları, dostlukları bitiriyorlar. Eminim onlar da mahallenin tek topuna sahip Mehmet arkadaşımın ahırından hayvan gübrelerini iki kişilik “teşkere”lerde taşımış olsalardı kenetlenirlerdi. Zor olmayınca tadı da olmuyormuş. Zaman bize bunu öğretti. Yokluk her zaman kötü değilmiş, onu anladım zamanla.

80’li yılların en iyi tarafı sosyal medya yoktu. Tek sosyal medya berberlerdi. Ne çıksa oradan yayılırdı. Gece olduğunu hatırlamam. Erkenden uyur, kalkardık. Tek kanal olduğu için herkes aynı film ve diziyi seyreder, öğleden sonraları kadınlar çay, kısır, el işleri eşliğinde izlediklerini değerlendirirdi. Dallas’ın Sue Ellen’inden, J.R’ından ve özellikle yakışıklı Bobby’sinden bahseder kimse sohbete yabancı kalmazdı. Mahalle tek ev gibiydi. Şimdilerde tek evde farklı dünyalar kol geziyor. Çocuklar sosyal medyada gezinerek evde sabahlıyor, okulda uyuyorlar. Anneler Watsapp, Instagram gruplarına laf, fotoğraf yetiştirmeye çalışıyor. Sosyal medya sohbetleri ocaktaki tencereleri taşırıyor.

Pazar günleri okul gibi herkesin zili çalar, çocukluğumuz sokaklara taşardı. Zili çalansa Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Hikmet Şimşek’ti. Biz ne anlardık sanattan. Pazar öğlen bu program bizim zil saatimizdi. Bir kişi hariç: Ali Dönmez. Anlar mıydı, anlıyormuş gibi yapıyordu bilemiyorduk.

En kral günümüz mahalleler arası maçtı. Takımıza bir ad bulur, karşı takımlarla kıran kırana maçlar yapardık. Kavga ettiğimizi hatırlamam. Düşünsenize kale direği yok. Top yandan mı, içerden mi; alçaktan mı, yukarıdan mı geçti, sorularının hiçbir doğru yanıtı olmamasına rağmen bir şekilde uzlaşırdık. En büyük uzlaşı kaynağımız da inancımızdı. Kim önce, “Allah’ıma dışarda, Allah bilir gol değil, vallahi gol,” diyerek yemin ederse, başkasının müdahale şansı kalmazdı. Böyle bir saygı vardı inanca. Şimdilerde her türlü teknoloji kullanıldığı halde ne hakemler ne de futbolculara güven var. Geldiğimiz noktadan geriye baktığımızda imkânsızlıklarımızın, mazlumluğumuzun büründüğü altın yılları özlemiyor değilim. Sizlerin de farklı düşünmediğinizi biliyorum.

Büyüdük. Mehmet arkadaşımızın topu daha fazla dayanamadı. Beş yıl aralıksız hizmet eden o topa saygı duymuyor değilim. Başka bir bakış açısıyla o top için Mehmet arkadaşımızın beş yıl boyunca kaç ton işini yaptığımızı da hayal edebilirsiniz. Bunlardan daha çok maçlarda bir kişi eksik -Tayyare Mehmet- oynayıp kaybettiğimiz maçlara üzülmüşümdür. Elin mahkûm, kızamıyorsun da. Normalde hâlâ en basit bir halı saha maçında bile ciddiyetsizliğe çok kızarım. Maç bitince her şeyi unuturum elbet. Yaşın kaç hâlâ oynuyor musun diye düşünenlere söyleyeyim, en az altmış yaşına kadar oynamayı düşünüyorum. Corona illeti müsaade ederse tabi.

Aradan geçen zamanla mahalle takımları çağ atlamıştı. Daha organizeydiler. Birçok takımın forması vardı. Bu konuda en önde olan takım memur ve esnaf çocuklarının takımlarıydı: “Şen Gençler”. Takımın ismi o kadar güzeldi ki bu hikâyeye onların adını verdim. Onlarla maç yapmak, hele hele yenmek bir ayrıcalıktı. Çoğu zaman onlarla maç yapınca psikolojimiz bozulurdu. İmkânla, imkânsızlığın iki fotoğrafı gibiydik.

Dibe vurduğumuz, çaresizliğimizi çözmeye çalıştığımız o günü hiç unutamıyorum. Artık kimseyle maç yapamayacaktık. Onlarla maç yapabilmek için sahaya formalı çıkma şartı koymuşlardı. Biz kim, forma kim? Artık toplar da meşin top olmuştu. Daha Mehmet’in topunun yasını tutuyorken –utanmasak cenaze töreni düzenleyecektik- meşin topu nereden bulacaktık ki? Şimdilerde betona boğulan çayırlıkta birbirimizin yüzüne bakıp kara kara düşünüyorduk. İlahi adalet Mehmet arkadaşımızın intikamını bizden almış olacak ki gizemli bir adamı bize gönderdi. Her şey onun gelişiyle yeniden başlıyordu. O gelmeden bizim için ağaçlar susuz, yeşiller solgun, sokaklar bakımsız ve garip, selamlar fakir, yürekler kırılgan, çocuklar yetimdi, adeta. Her şeyin yoksunluğunu çektiğimiz bir dönemde cömertliği, güler yüzünü, tebessümünü paylaştı bizimle. Elinde olsa güneşi paylaşacaktı, her günümüz aydınlık olsun diye.

Artık bizim de bir formamız ve antrenörümüz vardı. Birisinin size değer vermesinin insan üzerinde ne gibi olumlu etkilerinin olduğunu o gün anlamıştım. Kibrimiz bizi şımartmış olacak ki bu mutluluk da fazla sürmedi. Bize kol kanat geren Fikret ağabeyimizin ağabeyi trafik kazasında vefat edince yaşlı annesine bakmak için mahalleden taşınmak zorunda kaldı. Kısa süreli bir mutluluk yaşamış olsak da hayatımın tamamını etkilemişti. Zaman bizi kırk yıl sonra Bursa’da buluşturdu. Yılların bizlerden kopardıklarına inat hasret giderdik. Ona olan saygım hiç eksilmedi. Onun gibi olmak, insanların hayatına dokunmak önceliğim oldu onun sayesinde.